fbpx
Connect with us

Ekoloji

Kurbağaların Harika Olduğunu Kanıtlayan 10 Tuhaf Bilgi

Published

on

Boncuk gibi gözlerin ve gece “vırak” larının ardında büyüleyici bir yaratık gizlenmektedir. Kurbağalar ve kara kurbağaları yaşamda tuhaf bir çizgide sıçramaktadırlar. Buffalo taksilerine binerler ve arkadaşlık sitelerini kullanırlar. İnsan tarihi boyunca kurbağa ayakları unutulmaz izler bırakmıştır. Ünlü romanlardan en son hamilelik kitlerine kadar her şeyde ilham kaynağı olmuşlardır. Yüzyıllar boyunca çalışmalar, bu amfibilerin derinliklerinin sınırlarını ölçememiştir. Hala tuhaf yaralara karşı hayatta kalma ve mutasyon yetenekleriyle bilim insanlarını şaşırtmaya devam etmektedirler.

10-) Görünür Kalpler

Kurbağaların Hyalinobatrachium cinsi, transparan göbeğe sahiptir. Bu sıradışı görünümü, sonraları küçük amfibi cinsine “cam kurbağa” ismini kazandırmıştır. Orta ve Güney Amerika’da bulunmuştur ve derisinin ardının görünebilme özelliği, iki türde göğsünün ötesine kadar uzanarak kalplerinin dahi görülebilmesine sebep olur. 2017’de kalbi dünyaya açık olarak atan 3. cam kurbağa türü bulundu. H.yaku olarak adlandırıldı ve biraz tuhaf bir türdü. Görünebilir bir kalp zaten doğada bulunması tuhaf bir şeydir fakat H. yaku diğer cam kurbağalardan farklı görünüyordu.Tüm diğer türlerin aynı olduğu düşünülmektedir fakat bir büyüteç onlara farklılıkları göstermektedir. H. yaku, Ekvator’un ağaçlarında avlanırken, eşsiz yeşil alanlarda ve kendine özgü şarkılarıyla ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda parlak yeşilden sarı-yeşil renge kadar değişen renkte bir derisi vardır. İlginç şekilde DNA testleri bu kurbağanın kalbi görünen diğer iki tür ile yakın akraba olmadığını göstermiştir.

9-) Binlercesi Kaçırılmıştır

Kurbağa bacakları Fransız mutfağında kullanılmaktadır. Birçok diğer Avrupa ülkesi de amfibi bacaklarını tüketmektedir. İhtiyacı karşılamak için hayvanlar Türkiye gibi diğer ülkelerden ithal edilmektedir. Son zamanlarda fazla sayıda kurbağa gemilerle Avrupa’ya yollanmıştır fakat aynı zamanda ticaret de sıkı şekilde düzenlenmektedir. Kurbağaların istismar edilmemesi için sadece belirli insanlar toplama ile yetkilidir. Avcılar doğru lisansa sahip olmak zorundadırlar ve sadece belirli türleri yılın belirli zamanlarında toplama iznine sahiptirler. Bu kısaca, yaratıkları topluca ele geçirerek denizaşırı alıcılara satan kaçak avcılar için çok fazla bürokrasi anlamına gelmektedir. 2017’de Türk yetkililer, kaçak avlanan 5 adamı yakaladılar. Rutin bir arama esnasında minibüsleri durdurulduğunda yetkililer yaklaşık 7500 adet yaygın su kurbağası buldular. Kaçak avcılar suçlarını itiraf ettiler ve kaçırılan amfibiler yabani ortamlarına geri salındılar.

😎 Match.com Kurbağası

Bolivya’da Museo de Historia Natural Alcided’Orbingymüzesi ziyaret edilebilir. Bu uzun isimli enstitüde Romeo yaşamaktadır. Bu kurbağa, çitle çevrili bir alanda etrafta paytak paytak yürüyerek ve gölgeliklerde dinlenerek günlerini geçirmektedir. Tür bakımından o bir Sehuencas su kurbağasıdır ve kalben oldukça yalnızdır. Romeo yapabildiği kadar romantik olacak şekilde 10 yıllık vıraklamalarının ardından 2017’de pes etmiştir. İnsan bakıcılarının korktuğu şey gerçekleşmişti ve o türünün bilinen son örneğiydi. Romeo’nun çağrıları sessiz kalsa bile bilim insanları bir eş aramaya devam ettiler.

Yaratıcı bir şekilde Romeo’nun profilini match.com adında bir tanışma sitesine yüklediler. Bu, araştırmacıları Bolivya sisli ormanına gönderecek kadar mali kaynak sağladı. Geçmişte Sehuencassu kurbağaları ile dolup taşmaktaydı. Ancak kirlilik, bitki örtüsünün yok edilmesi ve ölümcül Sitridfungal enfeksiyonları gibi alışılmış şüpheler büyük çoğunluğunu yok etti.
2019’da keşif heyeti 5 adet Sehuencas buldu. Sadece ikisi dişiydi fakat birisi Romeo için çok uygun yaştaydı. Çift romantizmi bulamazsa iki ayaklı aşk tanrıları in vitro döllemeyi deneyecekler.

7-) Kurbağalar Diz Kapaklarına Sahipler

Kurbağalar asırlardır detaylı şekilde incelenmektedir. Fakat bir durum, 2017’ye kadar bilim insanları tarafından keşfedilmemişti. Görünen o ki küçük sıçrayıcılar diz kapaklarına sahipler. Tuhaf olanları dahi. Her şey susamsı kemiklerin keşfi ile başladı. Bu kemiksi yapıların eklem üzerindeki tendonlar da gömülü olması, onları özünde diz kapağı yapmaktadır. Hiç bulunmadığı düşünülen türlerde keşfedilmesi, Arjantinli ekibe şanslarını kurbağalarla denemek için ilham vermiştir. Akıl almaz şekilde bir şey buldular. 20 kurbağanın detaylı incelemesi ile ilkel bir kapak olduğu ancak henüz bir susamsı kemik olmadığı ortaya çıktı. Eklemlerin zarar görmesini korumaktan ziyade bu süngerimsi yapı, kurbağa dizlerindeki devamlı stresin hafifletilmesi amacıyla bulunuyor olabilir. Bu ilkel yapılar modern bir algılama ile diz kapağı olmamakla birlikte erken dönem kapaklarının karaya tırmanan ilk tetra podlarla evrimleşmediğini göstermektedir. Onun yerine amfibilerle geldiklerini ileri sürmektedir.

6-) Test Kurbağaları Sitridi Küreselleştirdiler

Bugüne kadar Sitrid fungusu 200 amfibi türünü nesli tükenme tehlikesine soktu ya da yok etti. Dünyada nasıl yayıldığı belirsizdi fakat son zamanlarda bir aday öne sıçradı – Afrika pençeli kurbağası. 1930’lar boyunca doktorlar dişilere idrar örnekleri enjekte ettiler. Eğer idrar dişi ve hamile bir kadından geliyorsa, bir hamilelik hormonu (insan kaynaklı genadotropin) kurbağayı yumurtlatmaktaydı. Takip eden sabahında hazne yumurta ile doluyordu. Metot başarılı ve tekrarlanabilir olduğundan kurbağalarla talep yükseldi ve dünyanın her yerine gemilerle yollandılar.
Günümüzde kadınların kullandığı hamilelik çubukları 1988’de kullanıma girmiştir ve kurbağalara daha fazla ihtiyaç kalmadığı için bir çoğu yabani hayata geri salındılar. Türlerin küresel yayılımı, yıkıcı fungusu iyi bir aday haline getirdi fakat ispatı 2006’da Kaliforniya’ da pençeli kurbağalarda Sitrid olduğu bulunduktan sonra yapıldı. Türlerin hastalığın orijinal taşıyıcısı olduğunu gösteren güçlü bir ipucu da çoğunun sağlıklı olmasıydı.

5-) Akciğerleri Olmayan Kurbağa

Yaklaşık 30 yıl önce bilim insanları yalnızca 2 tipi bilinen çok ender bir kurbağa türü ile karşılaştılar. Nadir olması nedeniyle parçalayarak incelenmesi bir seçenek değildi. Bir şekilde incelendi ancak çok istisnai bir durum gün ışığına çıktı. Yaratıkların (Barbourulakalimantanensis) akciğerleri yoktu. 2018’de araştırmacılar daha fazlasını bulmak üzere Borneo’ya gittiler fakat ne yazık ki bu küçük amfibiler uzak orman alanlarını ve daha kötüsü hızlı akan dondurucu nehirleri seviyorlardı. Bir dalgıç hipotermiye yakalandı fakat bu olumsuzluklara rağmen bir çok kurbağa buldular. Hiç kimsenin bu tuhaf anatomi hakkında birkaç kesik açılana kadar bir fikri yoktu. Mide, dalak ve karaciğer normalde akciğer için olan boşlukları doldurmuştu. Aynı zamanda gizemli bir kıkırdak parçası vardı. Hepsinden iyisi, bu tür oksijeni deri yoluyla tüketiyordu. Diğer bir bonus ise ne kadar ilkel olduklarıydı. Araştırmacılar akciğerlerin neden geçmişte diğer antik hayvanlarda ve her seferinde sadece amfibilerde kaybolduklarını kurbağaların açıklayabileceğini ümit ediyorlar.

4-) Buffalo Büfesi

Kuzey Türkiye’de su mandaları sulak alanlarda dolaşırlar ve kurbağaları gidebildikleri kadar uzağa götürürler. Zeki bataklık kurbağaları, bu kıllı hayvanların sinekleri cezbettiğini çözmüşlerdir. Mandalar yakına geldiklerinde amfibiler onların sırtlarına tırmanırlar ve böcekleri avlarlar. Bu aynı zamanda mandaları, rahatsız eden zararlı böceklerden kurtarmaktadır.
Araştırmacılar iki tür arasındaki bu özel işbirliğini bulamadan önce hiç kimse amfibilerin büyük bir memeli ile ortaklık yürütebileceğine inanmamıştı. Sonra araştırmacılar 2012’de Karadeniz yakınındaki Kızılırmak deltasını ziyaret ettiler. Bir hafta içerisinde her biri 27’ye kadar sayıda olan kurbağa gruplarını taşıyan 10 manda olduğunu kaydettiler.
Emin olunmalıdır ki bu sadece tek seferlik tuhaf bir gösteri değildi. Araştırmacılar sonraki yıl yeniden geldiler ve aynı şey oldu. Her seferinde bu olay sonbaharda kurbağa sayılarının arttığı dönemde gerçekleşti ve bu davranış, sezondaki yemek için yoğun mücadeleye orijinal bir yanıt olabilir.

3-) Kurbağanın Ağzının İçindeki Gözler

Bir gün Kanadalı iki kız gözleri olmayan bir kurbağa keşfettiler. Bununla birlikte yerel bir gazeteci, kurbağanın ağzının açılmasından sonra her şeyin farkında olunduğunu belirtti. Sebebi ise devamlı bir gizemi harekete geçirdi. Hayvanın gözleri vardı fakat ağzının üst kısmına ilişik şekildeydi. Bu, nesiller boyunca yavaş bir şekilde oluşan evrim değil, doğumla birlikte büyük değişimin ortaya çıktığı bir makro mutasyon gibiydi. Bu olağanüstü şey için küçük bir genetik değişimin yeterli olmasına rağmen bu kurbağanın durumuna benzer bir olay daha önce görülmemiştir.
Makro mutasyonun bir sebebi de parazit enfeksiyondur. Özellikle trematod solucanı amfibi konukçuda deforme olmuş fazladan veya eksik bacaklara sebep olmaktadır. Fakat bu durum bahsedildiği gibi değildi. Gözler sağlıklıydı ve fonksiyonlarını yerine getiriyordu. Sadece yanlış yerdeydiler. Tuhaflığına rağmen bu kesinlikle solucan kaynaklı bacak anomalilerinden tamamen farklıydı.

2-) Frankenstein’a İlham Kaynağı Oldular

18. yy’ da LuigiGalvani isimli İtalyan bir doktor, kurbağa bacaklarını elektrikle idam etti. Cansız olduğu düşünülen bacaklar hareket ettiğinde herkes heyecanlandı. Elektrik yeni keşfedilmiş ve pek anlaşılamamış bir güçtü. Deneyler hayatı yeniledikçe galvanizm yani ölülerin elektrikle yeniden hayata döndürülmesi çalışmaları ortaya çıktı.
1818 gotik romanı Frankenstein, Mary Shalley’in ilhamlarından birisidir. Dönemin bir diğer ünlü yazarı LordByron, yakın bir arkadaştı. Shalley bir keresinde ona “Belki bir ceset yeniden canlandırılabilir, galvanizm bu gibi şeylerin işaretini vermekte. Belki bir canavarın parçaları üretilip bir araya getirilerek yaşamsal bir sıcaklık verilebilir” demiştir. Bu kesinlikle onun ana karakteri olan Dr. Frankenstein’ınyaptığıydı. Galvanizm şimdilerde hükümsüzdür ancak kitaplıklarda bir klasik başlığın bulunmasına neden oldukları için tüm teşekkürler kıvranan kurbağa bacaklarına olmalıdır.

1-) Yüzsüz Kurbağa

2018’de araştırmacılar Connecticut’ta bir ormanı dolaştılar. Semenderler hakkında bilgi toplamak üzere bir görevdeydiler. Onun yerine tuhaf bir kurbağaya tosladılar. Daha doğrusu amfibi onların ayaklarına ve çevresindeki her şeye toslamaya devam etti. Yaratık göremiyordu. Tüm yüzü kayıptı. Önce ayaklı bir sihir olarak görülmüştü. Yetişkin Amerikan kurbağası sağlıklıydı ve korkunç yara, eski bir yara izi ile kaplanmıştı. Nasıl yaşamıştı? Üzücü şekilde araştırmacılar, bulduktan kısa bir süre sonra onun öleceğini düşündüler. Kurbağa muhtemelen burnunu, gözlerini, çenesini ve dilini kaybettiği saldırı esnasında kış uykusundaydı. Bir sebeple avcı, uyuyan kurbağayı asla öldürmedi. Yeme ihtiyacı duymadan huzur içinde bıraktı ve geriye kalan kış uykusu dönemi de amfibinin iyileşmesini sağladı. Fakat kör ve yiyecek bulamayacak şekilde uyandı. Avcılardan sakınabilse bile kurbağanın nihai akıbeti açlıktan ölmektir.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://listverse.com/2019/02/16/10-freaky-facts-proving-frogs-are-fantastic/

Ekoloji

Bilim İnsanları Kesinlikle Ahtapot Yetiştiriciliği Yapmamamız Konusunda Uyarıyorlar

Published

on

Çiftlik hayvanları yetiştiriciliğinin insanlara yaklaşık 1000 yıldır ciddi kazançlar sağladığı inkar edilemez. Fakat koyun ve inek gibi hayvanlar çiftlik hayatına iyi uyum sağlarken, çiftliklere uyumsuz olan ve insanların yemeyi sevdikleri bir hayvan var. Bilim insanlarının yeni bir denemede tartıştıkları ahtapotlar, sadece zeki oldukları için değil aynı zamanda yetiştirildikleri çiftliklerin yaratacağı çevresel etkiler nedeniyle de asla yetiştirilmemelidir. Bu süreç çoktan başladı. Geçen sene tedarik miktarının zayıf olması nedeniyle fiyatları tırmanan ahtapota yiyecek olarak küresel ihtiyaç artışta ve bu sebeple 2019’un kalan kısmında da fiyatların yüksek seyredeceği tahmin ediliyor. Yabani hayatta avlanan ahtapotların verimleri değişken olduğu için güvenilmez tedarik oranı artmaktadır. Dolayısıyla ahtapot çiftliklerine olan talep çoktan başladı. Dünya çapında birçok ülkede, eklembacaklıların suda yetiştirilmesini hızlandırmak için genetik modifikasyon denemeleri de dahil olmak üzere ahtapot yetiştirme çalışmaları devam ediyor.

Issues in Science and Technology dergisinin son sayısında çevrebilimci, filozof ve psikiyatristten oluşan bir ekip “bu durum kesinlikle bilinen bazı çevresel etkileri yaratacaktır” şeklinde yazmışlardır. Bu etkilerden bazıları; hayvan atıkları nedeniyle azot ve fosfor kirliliği, ırkların karışması ile hastalıkların yayılması ve habitat kaybı şeklinde devam etmektedir fakat en büyük çevresel endişe de ahtapotların beslenmesidir. Suda yetiştirilen yaratıkların çoğu gibi onlar da etçildir ve protein ile yağ için balıkla beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ahtapot larvaları da sadece bir yerlerden getirilecek olan canlı yiyecekleri tüketmektedirler. Araştırıcılar “suda yetiştirilen hayvanların beslenmesi, yabani balık popülasyonlarıyla omurgasızlara yem olarak fazladan baskı yapmaktadır” yazmışlardır. Küresel balık avının üçte biri diğer hayvanları beslemek için yapılan bir aktivite haline gelmiştir ve kabaca yarısı su ürünleri yetiştiriciliğine gitmektedir. Çoğu yem balıkçılığı aşırı avcılığa dönüşerek hedefinden sapmaktadır.

Ahtapotlar fazlaca yiyeceğe ihtiyaç duyarlar (yaşam boyunca en az kendi ağırlığının üç katından fazla) ve fabrika çiftliklerinde onların bu ihtiyacının karşılanması, zaten hedefinden sapmış olan balıkçılığa daha fazla baskı yapacaktır. Bu durum da muhtemelen insanlar için küresel gıda güvenliğini azaltacaktır. Bu problem çözülse bile ahtapotları fabrika çiftliklerde zorla tutmak çirkin bir durumdur. Eğer daha önce bir deniz akvaryumunu ziyaret ettiyseniz bunu bilebilirsiniz. Ahtapotlar; zekâlarıyla ve problem çözme yetenekleriyle bilinmektedir. Bu eklembacaklıların sıkılmaması için ahtapot tanklarında sıklıkla oyuncaklar bulundurulur. Kavanozları açabilirler, insan bireyleri fark edebilirler, kendilerine önceden verilen puzzle ları hatırlarlar ve hatta gına geldiğinde akvaryumlardan kaçabilirler (bu durum da ele alınmalıdır çünkü çiftlikten tüm ahtapotların firar ettiğini düşünün).

Aynı zamanda esaret altında kanibalizm ve kendi dokunaç uçlarını yemek gibi endişe verici davranışlar göstermektedirler (bu, bulaşıcı bir hastalığa sebep olabilir). Uyarılmadıkları bir ortamda bu hayvanlar bıkmış ve sıkılmış şekilde yetişirler. Bilim insanları “biyolojik sağlık ve güvenliğin ötesinde ahtapotlar; keşfedilecek fırsatlar, kendi çevrelerini kontrol ve idare etmek gibi yüksek seviyelerde zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duyarlar” yazmışlardır. Yoğun çiftlik sistemleri de kaçınılmaz şekilde bu özelliklere düşmandır. Günümüzde bile ahtapot çiftliklerinin başarılı olmasında; genç hayvanları yetişkinliğe kadar hayatta tutmak gibi üstesinden gelinmesi gereken zorluklar vardır fakat yeni teknolojiler le bunun üstesinden gelinebilmektedir.

Bu konudaki araştırmalar tüm dünyada günden güne artmaktadır. Meksika’daki ahtapot çiftliği denemelerinin son 10 yılda artış gösterdiği rapor edilirken bir Japon deniz mahsulleri firması da 2017’de yumurtalardan başarılı şekilde yeni hayvanlar ürettiğini rapor etmiştir. Bir sonraki yılda bu firmaların ahtapot yetiştiriciliği yaptıkları tahmin edilmektedir. Şimdiden ortaya konulmuş birçok problem nedeniyle bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğindeki artışın kesileceğini ümit etmektedirler.

Araştırıcılar “umut ediyoruz ki böyle bir seçenek pratiğe dönüşürse; toplum bu gibi projelerin ciddi sağlık ve çevresel problemlere neden olacağını fark edecektir ve ahtapot yetiştiriciliğinden vazgeçilecek ya da yasaklanacaktır” yazmışlardır. “Devletler, özel şirketler ve üniversite enstitüleri için de ahtapot yetiştirme araştırmalarını bırakıp, onun yerine gelecekteki yiyecek üretiminde gerçek anlamda şefkatli ve sürdürülebilir olunması için çaba sarf etmeleri açısından daha iyi olacaktır” Bu rapor, Issues in Science and Technology 35’te yayınlanmıştır.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-are-warning-that-we-absolutely-must-not-farm-octopuses

Continue Reading

Ekoloji

İklim Değişikliği Olarak Okyanustan Oksijen Emildiğinde Ahtapotlar Kör Olabilir

Published

on

Hafif parçacıkları görsel bilgi haline getirmek çok zor bir iştir ve vücudunuz işin yapılması için oksijene güvenir. Bu, karada iki bacak üzerinde yürürken veya sekiz bacakla denizde yüzerken de geçerlidir. Aslında, Deneysel Biyoloji Dergisi’ ndeki son bir araştırmaya göre, kalamar, yengeç ve ahtapot gibi deniz omurgasızları için mevcut olan oksijen miktarı, önceden düşünüldüğünden çok daha önemli olabilir. 24 Nisan’da çevrimiçi yayınlanan araştırmada, araştırmacılar, hayvanlar 30 dakikadan daha kısa bir süre boyunca düşük oksijenli ortamlara maruz kaldıklarında dört deniz larva türünde (iki yengeç, bir ahtapot ve kalamar) retina aktivitesinde önemli bir düşüş gördüler. Bazı türler için, oksijen seviyelerindeki minik bir düşüş bile, hemen görme kaybına neden oldu ve sonuçta, oksijen tekrar geri çekilmeden önce toplamda neredeyse körluğe neden oldu.

Lider California’ daki La Jolla’ daki Scripps Oşinografi Enstitüsü’ nde doktora adayı olan önde gelen araştırma yazarı Lillian Mc Cormick’ e göre, bazı görme bozukluğu türleri, okyanusun yüksek oranda doygunluğa sahip yüzeyi ile günlük beslenme rutinleri sırasında hipoksik (düşük oksijenli) derinlikleri arasında göç eden bu türler için günlük bir gerçeklik olabilir.Ve okyanusdaki oksijen seviyeleri dünya genelinde düşmeye devam ettikçe, kısmen iklim değişikliğinden dolayı, bu canlıların taşıdığı riskler artabilir. “İklim değişikliğinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden endişeliyim,” diyen McCormick Live Science’ a şunları da söyledi: ” görme bozukluğu denizde daha sık olabilir.” Kafadanbacaklıların gözlerine elektrot takıldı. Yeni çalışma için McCormick ve ekibi market kalamarını (Doryteuthisopalescens), iki noktadan oluşan ahtapot (Ahtapot bimaculatus), ton balığı yengeci (Pleuroncodesplanipes) ve zarif kaya yengecini (Metacarcinusgracilis) araştırdı. Bu türlerin hepsi Güney Kaliforniya’ nın Pasifik Okyanusu’na özgüdür ve hepsi dikey göç olarak bilinen günlük bir dalış rutini içindedir. Geceleri, beslenmek için yüzeye yakın yüzüyorlar; gün geçtikçe güneşten saklanmak için daha derinlere inerler.

Bu canlılar su sütununda yukarı ve aşağı yerdeğiştirdiklerinde, oksijen kullanılabilirliği çarpıcı biçimde değişir. Okyanus, yüzeyin yakınında, havanın ve suyun birleştiği ve çok sayıda kabuklu ve kafadanbacaklının gün boyunca saklandığı yüzeyin 50 metre altında oksijenle daha az doygunlukta bulunan oksijenle doludur. Bu günlük oksijen salınımının hayvanların görüşünü etkileyip etkilemediğini bulmak için McCormick, test larvalarının her birinin gözlerine küçük elektrotlar taktı, bunların hiçbiri 0,15 inçten (4 milimetre) daha uzun değildi. McCormick, bu elektrotlar, larvaların gözlerindeki elektriksel aktiviteyi kaydetti; retinaları ışığa – “bir EKG gibi, ama kalbiniz yerine gözleriniz için”- tepki gösterdi. Her larva daha sonra bir su deposuna yerleştirildi ve suyun oksijen seviyesi sabit bir şekilde düşürülürken parlak bir ışığa bakmak için yapıldı.

Seviyeler yüzde 100 hava doygunluğundan, okyanus yüzeyinde bulmayı beklediğiniz oksijen seviyelerinden, şu anda yaşadıklarından daha düşük olan yüzde 20 doygunluğa düştü. Bu düşük oksijen durumundan 30 dakika sonra, oksijen seviyeleri yüzde 100’e geri yükseltildi. Dört türün her biri biraz farklı bir tolerans gösterse de, dördü de düşük oksijen ortamına maruz kaldığında görmeye karşı belirgin bir darbe aldı. Genel olarak, her larva retinal aktivitesi düşük oksijen koşullarında yüzde 60 ile yüzde 100 arasında kaldı. Bazı türler, özellikle de piyasadaki kalamar ve kaya yengeci, araştırmacılar tanktaki oksijeni düşürmeye başlar başlamaz görüşlerini kaybetmeye başladıkları için çok hassas olduklarını gösterdi. McCormick, “En düşük oksijen seviyesine ulaştığında, bu hayvanlar neredeyse göremiyordu ,” dedi. İyi haber, görme kaybının kalıcı olmadığı. Tamamen doymuş bir oksijen ortamına geri döndükten sonraki bir saat içinde, bütün larvalar görüşlerinin en az yüzde 60′ ını geri kazandılar ve bazı türler yüzde 100 işlevselliğe geri döndü.

Suda görme kaybı

McCormick, Pasifik’ in Güney Kaliforniya yakınlarında doğal olarak birçok düşük oksijen durumu yaşadığı için, bu çok hassas türlerin her gün bir çeşit görme bozukluğuyla baş etmeye çalıştığını söyledi. (Yine de kesin olabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.) McCormick, umulur ki bu risk altındaki türlerin doğal olarak kaçınma davranışları geliştirdiğini, böylece ciddi görme bozukluğu ortaya çıktığında okyanusun daha yüksek oksijen kısımlarına yüzdüklerini de sözlerine ekledi. Bununla birlikte, McCormick, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı deoksijenasyonun(Oksijenin uzaklaştırılması veya tüketilmesi olayı.) bu türlerin uyum sağlamasını zorlaştırabileceğini söyledi. Nature dergisinde 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, toplam okyanus oksijeni seviyelerinin son 50 yılda dünya genelinde yüzde 2 oranında azaldığı ve 2100 yılında da yüzde 7 oranında eklenmesi gerektiği öngörülmektedir.

İklim değişikliği, bu kayıpları yönlendiren önemli bir faktördür, Nature araştırması, özellikle okyanusun üst kısımlarında, McCromick’in çalıştığı larvaların hayatlarının çoğunu harcama eğiliminde olduğunu buldu. Bu ısınmaya bağlı deoksijenasyon – bölgedeki yüzeye yakın oksijen seviyelerini bölgede tutarsız kılan rüzgar ve su sirkülasyon düzenleri gibi doğal güçlerle birleştiğinde, en savunmasız canlıların en çok ihtiyaç duyduklarında görüşlerini kaybetmelerine neden olabilir. McCormick, risk altındaki hayvanlar, yüzeye yakın yiyecek aramada daha az etkili olabilir ve aralarında belirsiz avcı izlerini kaçırabilir. Çok ağır bir ihtimal – ancak, bu yaratıklar potansiyel olarak zararlı hatalar yapmadan önce gerçekten aldığı oksijenle ilişkili görme kaybı miktarını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. “Bir sonraki sorun, retina bozukluğu görsellikte ne kadar bir değişime eşittir?”

Editörün Notu: Bu hikaye larvaların ölçümünü düzeltmek için güncellendi. Uzunluğu 1,5 inç değil 0,15 inçten küçüktür. Hikaye ayrıca deniz omurgasızlarının normal ortamlarında yüzde 20 oksijen satürasyonu yaşamadıklarını not etmek için güncellendi.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.livescience.com/65495-low-oxygen-blinds-octopuses.html

Continue Reading

Ekoloji

Pasifik Okyanusu ’nun derinliklerinde arsenik soluyan Mikroorganizmalar keşfedildi!

Published

on

Hayat dediğimiz şey çok kırılgandır. Binlerce farklı dinamiğin, canlıların hayatını etkilemek için hali hazırda beklediğini söyleyebiliriz. Ancak yaşayan organizmalar beklenmedik sıkıntıları farklı yollarla aşma konusunda büyük bir yeteneğe sahiptir. Buna verebileceğimiz en güncel örnek, tropikal Pasifik Okyanusunda, metabolizmasında arsenik kullanabilen mikroorganizmaların keşfidir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerine göre araştırmacılar oksijenin olmadığı bölgelere özgü metabolizmaların incelemelerini yaparken, hücresel solunum için arsenik kullanan küçük bir mikroorganizma yüzdesinin (bir taneden daha az) varlığını keşfetti. Bir avuç mikroorganizmanın arsenik kullandığı keşfedildi ancak bilim insanları okyanusta bunu yapan gelişmiş organizmalara tam olarak rastlayamadı.Araştırmacılar mikroorganizmalardaki bu kabiliyetin antik Dünya’dan geldiğine inanıyor.

Antik Dünya döneminde oksijen kıt olduğu için ilk yaşam formları oksijen kullanamadı. Bunun yerine okyanuslarda bulunan arsenik, enerji kazanım yöntemlerinden biri haline gelmişti. WHOI ve MIT’den Dr. Jaclyn Saunders “Okyanusta bugün varlığını sürdüren bu arsenikle solunum yapan organizmalarla ilgili en güzel şey, okyanusta oldukça az miktarda bulunan arsenik ortamda genlerini muhafaza etmeleridir. Bu da diğer arsenik oranı az olan ortamlarda arsenikle döngü kurmuş organizmaları arayabileceğimiz anlamına gelir” dedi. Bu araştırmanın başlangıç noktası, okyanusta görülen bazı arsenik iyonlarının tipinde oluşmuş belirgin yapısal farklılıklardı.

Araştırmacılar bu yapısal tutarsızlığın bazı canlı organizmalardan kaynaklanmış olabileceğinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden alansal inceleme başlatıp, kanıt aramaya koyuldular. Washington Üniversitesi’nde oşinografi profesörü olan komisyon yazarı Gabrielle Rocap, “Okyanuslarda uzun zamandır çok düşük seviyelerde arsenik bulunduğunu biliyoruz. Fakat organizmaların geçimini sağlamak için arsenik kullanıyor olabileceği fikri bütün metabolizma sistemleri için açık okyanus oldu. Bu keşif bile bizlere okyanusta hala bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırma ekibi, organizmaların genomik bilgilerini parçalar halinde topladı. Bu parçalar organizmaların arsenikle nasıl başa çıkabildiklerini gösterdi. Organizmaların her birinin arsenat veya arsenit molekülleri ile uğraşan iki genetik yol haritası kullandıkları keşfedildi. Bu organizmalar gibi zamanla oksijensiz ortamlarda büyüyen çok fazla tür bulunamadı. Araştırma ekibi, bu oksijen içermeyen bölgelerin küresel ısınmadan dolayı giderek büyümesinden endişeleniyor. Ekip için bir sonraki adım, organizmaların çevrelerine nasıl adapte olduklarını daha iyi anlamak için organizmaların tüm genomunu çıkarmak olacak.

Editör / Yazar: O. Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/there-are-arsenicbreathing-microorganisms-in-the-pacific-ocean/

Continue Reading

Öne Çıkanlar