fbpx
Connect with us

Evrim

20 yıl önce mağarada bulunan fosil: Yarı insan yarı maymun!

Published

on

20 yıl önce Johannesburg yakınlarında bir mağarada bulunan fosil inceleme altına alındı ve ortaya çıkan bulgular bilim ve evrim dünyasında büyük heyecan yarattı. Bilim insanları Küçük Ayak’ın evrim halkalarından birini tamamlamaya yardımcı olabileceği belirtiliyor. Yeni yayınlanan bir çalışmaya göre bilinen en eski insan türlerinden Australopithecus’a ait bir bireyin beyni yarı insan ve yarı maymun özellikler taşıyor. ‘Küçük Ayak’ (Littfe Foot) adı verilen bu birey şimdiye kadar bulunan en eski Australopithecus ve tam 3,67 milyon yaşında. 20 yıl önce Johannesburg yakınlarında bir mağarada bulunan fosil inceleme altına alındı ve ortaya çıkan bulgular bilim ve evrim dünyasında büyük heyecan yarattı. Küçük Ayak fosili neredeyse tamamı günümüze kadar sağlam şekilde kalmış, hominin insan atasına ait nadir bir kafatasına sahip. Üzerinde yapılan son araştırmalarda Küçük Ayak’ın kafatası hassas lazerlerle taranınca ortaya yarı insan yarı maymun bir beyin yapısı çıktı.  HOMO SAPİEN’İN KUZENİ: Homininler milattan önce 4 ila 2 milyon yılları arasında Afrika’da yaşamış, modern insanın ataları olan Australopithecus (popüler adıyla ‘Lucy’) ve soyu tükenmiş türler de dahil olmak üzere insanımsı tüm türleri içeren bir kategori. Günümüz Homo Sapien ve onun kuzenleri olan tüm diğer Homo gruplarının Hominid bir tür olan Australopithecus’dan evrildiği biliniyor. Modern insan beyin yapısını bu küçük ve tüylü hominid atalarına borçlu olmasına rağmen onlar hakkında hala çok az şey biliyor. Çalışmayı yürütenlerden Güney Afrika’nın Witwatersrand Üniversitesi’nde paleontolog Amelie Beaudet Live Science dergisine verdiği demeçte daha önce yapılmış olan incelemelere benzer bir sonuç göreceklerini düşündüklerini ancak veriler karşısında Küçük Ayak’ın şimdiye kadar bulunan Australopithecuslardan farklı olduğunu anladıklarını ifade ediyor.  ‘KÜÇÜK AYAK’IN BEYNİ MAYMUNUNKİNE BENZİYOR’: Mikro tomografi kullanarak kafatasının iç yüzeyinin üç boyutlu ve son derece detaylı bir haritasını çıkardıklarını aktaran Beaudet bu şekilde bilgisayarda beynin yapısını yeniden oluşturabildiklerini söylüyor. Bu teknoloji ile beynin ve beyin damarlarının kafatasında bıraktığı mikro izler net şekilde görülebiliyor ve anlaşılabiliyor. “Küçük Ayak’ın beyni insanınkinden çok maymununkine benziyor. Örneğin görsel korteksin kapladığı alan bir insanda olduğundan daha büyük ve tıpkı bir maymundaki gibi” diyen Beaudet insanlarda alet yapmak gibi daha komplike işlere kullanılan parietal korteksin büyüyebilmesi için görsel korteks alanından yer açıldığını ve bu bölgenin küçüldüğünü anlatıyor.,  EVRİM HALKALARINI TAMAMLAMAYA YARDIMCI OLABİLİR: Küçük Ayak’ın bu türe ait şimdiye kadar bulunan en eski birey olduğu da düşünüldüğünde evrim halkalarından birini tamamlamaya yardımcı olabileceği belirtiliyor. Beyin yapısının asimetrik olduğuna dikkat çeken araştırma sonuçları beynin her iki tarafında farklı çıkıntılar bulunduğunu kaydediyor. ‘Laterilizasyon’ yani bir fonksiyonun beynin sağ veya sol yarım küresinde yerleşik olması prensibi insanlar ve maymunlar arasındaki ortak özelliklerden biri ancak bu özellik beyni olan her canlıda bulunmuyor. Araştırmacılara göre bu yeni bulgular insan beyninde laterilizasyonun erken primat soyunda oluştuğunu gösteriyor. Beaudet aralarında milyon yıl bulunan Australopihecus bireylerinin açıkça farklılık gösterdiğini ve evrimin beyinde aşama aşama gerçekleştiğini aktarıyor. Bedensel tecrübelerin beynin belli bir kısmındaki nöronları daha fazla ateşlemesi ile bu bölümün daha fazla enerji ve alana ihtiyaç duyduğu, belli korteks alanları daha büyük olan bireylerin daha avantajlı şekilde ve daha uzun süre hayatta kalarak daha çok üreme imkanı bulduğu ve sonuçta aynı türün milyonlarca yıla yayılan genetik kod aktarımıyla kademeli olarak değiştiği düşünülüyor. Küçük Ayak çalışmaya ait detaylı bulgular yakında ‘İnsan Evrimi Dergisi’ne (The Journal of Human Evolution) ait özel bir sayıda yayınlanacak. Kaynak: https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0047248418302793

Advertisement
1 Comment

1 Comment

  1. PomperMan

    25/12/2018 at 5:20 pm

    @Kaan KAYHAN kardeşim sen ya karıştırıyorsun ya da ironi yapmaya çalıştın ama ben yinede konuya açıklık getireyim. En eski olarak bilinen giza piramitleri yaklaşık 5000 , en eski yerleşim yeri ve tapınak olarak bilinen Göbeklitepe yaklaşık 12000 yaşındadır. Haberde adı geçen ‘Küçük Ayak’ ise 3,67 milyon yıllık bir fosildir. Bir karşılaştırma yapacak olursan aradaki farkın fazlalığını ve Göbeklitepe’den bu yana bir türün evrimi hatta adaptasyonu için bile yeterli süre geçmediğini anlarsın diye düşünüyorum ;).

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Prof. Özdoğan: Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük

Published

on

“Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük’tür” tezini savunan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, “Göçlerle, kültürel etkilerle, kız alıp vermeyle Avrupa’yla bir etkileşim olduğu belliydi. DNA sonuçları arkeolojik bilimsel verileri teyit etti” dedi. Polonya Ulusal Bilim Merkezi (Polish National Science Center) tarafından verilen destekle gerçekleşen çalışma, ‘Antik Mitokondriyal Genomlar Çatalhöyük Halkı Gömülerinde Annelik Akrabalıklarının Yokluğunu ve Genetik Yakınlıklarını Açıklıyor’ başlığıyla genetik dergisi Genes’te yayımlandı. iki Türk bilim insanı nın da yer aldığı araştırma ilginç sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmada “Çatalhöyük sakinlerinin diğer Orta Anadolu Neolitik bireyleriyle genetik yakınlıkları bu grubun, Marmara bölgesinden gelen Neolitik, Yakın Doğu Orta Neolitik ve Kalkolitik popülasyonlarıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar Neolitik’in yayılışıyla ilgili genel kabul görmüş göç yönünü desteklemektedir” denildi.

Yıllardır “Avrupa kültürünün temeli Çatalhöyük’tür” tezini savunan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan şunları söyledi: “Arkeolojik çalışmalarla bu durumu daha önce belirlemiştik. Söylediklerimiz safsata değil bilimsel verilerdi. Göçlerle, kültürel etkilerle, kız alıp vermeyle Avrupa’yla bir etkileşim olduğu belliydi. DNA araştırmaları genişledikçe iyice netleşmeye başladı. DNA sonuçları arkeolojik bilimsel verileri teyit etti. Göç dalgası M.Ö. 7400’lerde başladı binlerce yıl devam etti.”

Geçtiğimiz günlerde açıklanan ve BBC’ye haber olan başka bir DNA araştırmasıyla da ‘‘ Stonehenge anıtını Anadolu’dan gelen göçmenlerin inşa ettiği’ ileri sürülmüştü.

Anaerkil Mi Ataerkil Mi?

Araştırmayla ayrıca ‘ Çatalhöyük’ te anaerkil bir toplum hâkimdi’ fikri şimdilik çürümüş oldu. Neolitik yani insanların yerleşik hayata geçip tarıma başladığı dönemde, insan topluluklarının anaerkil olduğunu ve Ana Tanrıça’ya taptıklarını düşünenlerin sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Çatalhöyük’te 2016’da bulunan ‘Ana Tanrıça’ heykeli bir çeşit tanrıça inancına ait olma fikrini güçlendirdi ve bunun bir kanıt olduğu yönünde fikirler ortaya atıldı. Çatalhöyük halkının, ölülerini bir sepet içinde evlerine gömdüklerini ortaya çıkaran eski Kazı Başkanı Prof. İan Hodder, “Toprağın yapısından dolayı günümüze kadar gelebilen iskeletler, bize birçok konuda bilgi veriyor. Kemiklerde yapılacak DNA testleri, toplumun anaerkil mi yoksa ataerkil mi olduğunu da ortaya çıkaracak” diyordu.

Çatalhöyük’te aynı evde gömülü olan 10 mezarda yapılan DNA araştırmasında akrabalık ilişkisi tespit edilemedi. Anne tarafından farklı soylardan geldikleri değerlendiriliyor. Mezarda diş ve kemik fenotiplerine göre biyolojik yakınlığı olan bireylerin, birçok ayrı binaya yayılmış olduğu görünüyor. Bu sonuçlarla Çatalhöyük’te anaerkil toplum fikrinin yeni araştırmalar çıkana kadar çürütüldüğü belirtiliyor.

Yeni Araştırma Başladı

Araştırmanın içinde yer alan Prof. Dr. Mehmet Somel, Çatalhöyük’te AB destekli yeni bir proje başlattıklarını ve DNA çalışmalarını çok yönlü olarak araştırdıklarını söyledi. Prof. Somel şöyle konuştu:

“Bu araştırmanın iki sonucu var. Evler içinde birkaç farklı birey birbiriyle anne olarak akraba mı? Yöntem sadece anne akrabalığı üzerine kuruluydu. Anne soy üzerinden akrabalık olmadığı bu projeyle ortaya çıktı. Ataerkil olabilir mi araştırmasını şimdi biz ODTÜ ve Hacettepe Üniversiteleri olarak AB destekli bir projeyle yürütüyoruz. 5 yıl sürecek proje. Baba soy üzerinden inceleyeceğiz. Diğer yandan Avrupa tarım kültürü topluluklarının Anadolu ve Ege’den yayıldığını genetik veriler bize söylüyor.”

8 Bilim İnsanının İmzasını Taşıyor

Genes dergisinde mart ayında yayımlanan araştırma, Polonya’daki Adam Mickiewicz Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü’nden Maciej Chyleńsk ve Arkadiusz Marciniak, Moleküler Biyoloji Teknikleri Laboratuvarı Biyoloji Fakültesi’nden Mirosława Dabert ile Biyoloji Fakültesi, Evrimsel Biyoloji, Antropoloji Enstitüsü’nden Anna Juras, Çek Cumhuriyeti’ndeki Charles Üniversitesi Biyoloji ve Çevre Bilimleri Bölümü’nden Edvard Ehler, Türkiye’deki Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Biyolojik Bilimler Bölümü’nden Prof.Dr. Mehmet Somel ve Reyhan Yaka, İsveç’teki Stockholm Üniversitesi’nin Arkeolojik Araştırma Laboratuvarı, Arkeoloji ve Klasik Çalışmalar Bölümü’ nden Maja Krzewińska imzalarını taşıyor.

STONEHENGE Anıtını da Anadolulular Yaptı

Londra’ya 130 kilometre mesafedeki dünyanın turistik ve arkeolojik bakımdan en popüler anıtları arasında yer alan Stonehenge anıtının, binlerce yıl önce Anadolu topraklarından adaya giden göçmenlerce inşa edildiği DNA sonuçları ile ispat edildi. Nature Ecology & Evolution (Doğa Ekolojisi ve Evrim) dergisinde nisan ayında ‘Antik genomlar erken neolitik Britanya’da popülasyonun yerini gösteriyor’ (Ancient genomes indicate population replacement in early neolithic Britain) başlığı ile verildi.

BBC’nin haberine göre, araştırmacılar İngiltere’de neolitik dönem insan kalıntılarından elde edilen DNA’ları, o dönem Avrupa’da yaşayan insanlardan elde edilebilen DNA’larla karşılaştırdı. MÖ 6000’de Anadolu’da başlayan büyük göç dalgası sırasında bir grup, Tuna Nehri’ni izleyip Orta Avrupa’ya yönelirken, bir grup da Akdeniz boyunca ilerleyip bugün İspanya ve Portekiz’in bulunduğu İberya’ya ulaştı. Kaynak: (Sputnik)

Continue Reading

Ekoloji

Bu Etçil Bitki, Aynı Zamanda Bir Kemirgen Tuvaleti Olacak Şekilde Evrimleşti

Published

on

Borneo’ nun dağlık sisli ormanlarında hiçbir şey israf olmamaktadır. Bu durum atıkların kendisi için dahi geçerlidir. Burada dünyadaki en büyük etobur bitki, yerel sivri fareler için (Tupaia montana) bir çeşit tuvalet olacak şekilde evrimleşmiştir. Memelilerin arkasına mükemmel şekilde uyumlu bir klozet ile bu büyük ve testi biçimli etçil bitki (Nepenthus rajah), yakın akrabalarının yaptığı gibi sadece böcekleri yutarak değil, besin elementlerince zengin olan dışkıları da tüketerek hayatta kalmaktadır. Bu bitki; iki litre kadar su tutabilecek bir ibrik ve bolca nektar üreten oldukça aktif bezler ile dünyadaki en tuhaf ve kafa karıştırıcı bitkilerden birisidir. Bitki 150 yıldan fazla süredir keşfedilmiş olsa da, bilim insanları bitkinin tatlı özsuyunun amacını ancak son 10 yılda kavramışlardır. Nektarını ağaç farelerini kışkırtmak için kullanan bu bitki, araştırıcıların deyimiyle basit anlamda “beslenme istasyonuna sahip bit tuvalettir”. Video gözlemleri, ağaç farelerinin bu etçil bitkiye atlayarak yaprağımsı kapaklarındaki nektarı yaladıkları esnada, bölgelerini belirlemek için küçük atıklar bıraktığını açığa çıkarmıştır. Bu davranışı aşağıdaki David Attenborough videosunda görebilirisiniz.

Sivrisineklerin seyrek olduğu bölgelerde bu etçil bitki, benzersiz bir evrimsel yol izlemiş gibi görünüyor. Diğer etçil bitkilerden farklı olarak N. rajahis; fare şekilli bir orifis ve kaygan olmayan kenarlar ile oldukça sağlamdır ve farelerin bu bölgede tutunmasına izin vererek daha uzun süre beslenmektedir. Aynı zamanda bu etçil bitkinin hunisinin şekli, farenin kakasının yağmur akıntısı ya da yerçekimiyle kâsenin dibine kadar inmesini sağlamaktadır. Söylendiği kadar tuhaf olsa da bitkinin bu isteği bir anomali değildir. Başka bir etçil bitki, yarasalarla benzer bir ortak ilişki kuracak şekilde gelişmiştir. N. hemsleyana, yünlü yarasa için (Kerivoula hardwicki) gün boyu tüneyecek bir barınak görevi görmektedir ve karşılığında yarasanın atıklarıyla ziyafet çekmektedir. Bu arada aynı fareler, N. lowii ve N. microphylla da dahil olmak üzere diğer etçil bitkilere de tuvalet yaparken görülmüştür fakat yerde yetişen N. lowii, hayvanları tuzağa düşürme kapasitesini etkin olarak kaybetmişken diğer iki tür genellikle fare kakasıyla beslense de hala eklem bacaklı avlarını yakalayabilmektedirler.

Evrimsel genetikçi ve Oxford Üniversitesi’nde bitki taksonomisti olan Chris Thorogood bit blog yazısında “Bu ağaç faresi tuvaletleri, optimal miktarda dışkı yakalamak için hayvanları konumlandıracak şekilde yönelmiş içbükey ve yukarı aşağı doğru eğilmiş kapaklara sahiptir” demiştir. “Ağaç faresi tuvaletleri, su ve ölü yaprak yakalama özelliğini artıracak şekilde geniş ibrik ağızlarıyla diğer etobur bitkilerden evrimleşmiş olabilir”.

Fare kakası, kulağa iştah açıcı bir yemek gibi gelmese de azot, fosfor gibi besin elementleri bakımından bitkinin hayatta kalacağı kadar zengindir. Aslında son çalışmalarda fare dışkılarının N. lowii yapraklarındaki azotun yaklaşık yüzde 57-100 ’ünü oluşturduğu bulunmuştur. Bu herkesin katıldığı bit kazan-kazan durumudur fakat hala açıklığa kavuşturulması gereken birçok detay vardır. Örneğin ağaç fareleri, etobur bitkinin onları taşımak için hazır olduğunu kesin olarak nasıl biliyorlar? Yeni şekillenen bir etobur bitkinin ziyaretçiler için yeterince sağlam olması birkaç gün almaktadır.

Gerçi yabani hayattakilerin çoğu, çok az hasar belirtisi göstermektedir. Bu durum da farelerin sabırlı birer besleyici olduğunu göstermektedir. Bir çalışmanın hipotezine göre “Bunun tek mümkün açıklaması, etobur bitkilerin iş için hazır olup olmadıklarına dair ağaç farelerine sinyal göndermesidir”. Örneğin N. lowii bitkisi olgunlaştığında iç yüzey katı ve koyu mor renge dönmektedir ve bu, ağaç farelerine üzerinde çıkabilmeleri için hazır olduğunu göstermektedir. British Columbia’ daki Royal Roads Üniversitesi’nden ekolojist Jonathan Moran, 2009’da Live Science’a “Gerçek şu ki, etobur bitkiler ağaç farelerinin aktivitelerine uygun hale ve şekle gelmişlerdir ve bu uzun bir süreçte olmuştur” şeklinde söylemiştir.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/where-does-a-shrew-do-a-poo-in-its-very-own-loo-of-course

Continue Reading

Arkeoloji

Üst Paleolitik Alet Kültürü; Magdalenian

Published

on

Bu dönem boyunca Magdalenian gibi çeşitli alet kültürleri varlığını göstermiştir. (Sivri uçlu kemik, zıpkınlar ve ilk olarak kullanılan mikrolitler) ( Mikrolitler; genellikle çakmaktaşı ya da çörtenden yapılmış olan ve bir ya da yarım santimetre ebatlarında olan küçük taşlardır. Bu taşlar hem küçük kesiklerden hem de tepesi kesilerek rötuş yapılmış daha büyük kesiklerden üretilir.)
Homo sapiensler tarafından yapılmıştır. Mızrak atıcı, ok başı, balık kancası gibi aletlerin yapımı için fildişi, kemik, boynuz gibi yeni materyaller kullanılmıştır. Üst Paleolitik Çağ Endüstrisi 40,000’den 12,000 önceye kadar baskındı. Bu endüstrisinin kökeni birbirinden bağımsız olarak Asya (90,000’dan daha önce) ve Afrika’da görülmüştür. Bu alet yapım kültürü alet formlarının artışını, aletlerin malzemelerini ve alet yapım tekniklerinin daha gelişmiş ve karmaşık halini göstermekteydi. [Oldowan Alet Kültürü]

Üst Paleolitik ve Neolitik Aletler

Kendine özgü olan bölge stillerinde hızlı bir şekilde çeşitlilik oluşmaya başlamıştı, bu stillerden bazıları ard arda örtüşmeler yaşamıştı ancak estetik bir alet yapım kültürü olduğu fark edilebilmekteydi. Bu alet formlarındaki uyarlamalar, Musteryen endüstrisinde görülen etkin malzemelerin çeşitliliğindeki artışların yanıtı niteliğindedir. Bölgesel olarak görülen stiller muhtemelen sadece stilistik versiyonlardan ibaret değildi aletlerin değişik materyallere uyumunu da göstermekteydi ve değişik habitatların ihtiyaçlarına göre, farklı gıda kaynakları ve insan doğasındaki ebatların artışındaki denkliğe göre üretim meydana gelmişti. Bu açıklamaya örnek olarak, Üst Paleolitik Endüstrisinde gerçekleştirilen dikilmiş iğne ve balık kancası söylenebilir. [Aşölyen Alet Kültürü]

– Coğrafi olarak geniş alana yayılmış olan Orinyasiyen periyodu (40,000 ila 28,000 yıl önce) Avrupa ve Afrika’nın bazı bölgeleri boyunca görülmüştür ve Homo sapiens ile beraber Homo neandertaller ile ilişkilidir.

– Daha sınırlı olan Châtelperronian (40,000 ila 34,000 yıl önce) Orinyasiyen’in bir çeşididir ve Avrupa’daki Avrupalı olan Homo neanderthaller ile ilişkilidir.

– Neanderthallerin nesli tükendikten sonra Gravettian periyodu görülür ve (28,000 ila 22,000 yıl önce) geniş sırtlı bıçaklar yapmışlardır. Kemik noktasının alt bölümüne eğim vererek alet repertuvarının gelişmesini sağlamışlardır. Fildişi boncukları ölü gömme süslemeleri olarak kullanıldı ve bu ritüel ‘’Venüs figürleri’’ olarak anıldı. Ritüeller ve bölgeler insan kültürünün hiyerarşisine zenginlik ve sosyal statü ekledi.

– Kısa sürmüş olan Solutrean periyodu (22,000 ila 19,000 yıl önce) ısı sayesinde yapılma imkanı bulan şık ve zarif aletler ile tanıştı ve aniden dikkatli ve biriktirilen çakmak taşlar bunları kontrollü ve dikkatli bir şekilde ortadan kaldırdı.

– Son olarak Magdalenian periyodunda (18,000 ile 12,000 yıl arası) ok ve mızraklarda hassas pullu taşların kullanımında, zıpkınlardaki çok dikenli uçların kullanımında ve kemik, boynuz ya da tahtadan yapılmış mızrak atıcısı kullanımında artış görülmekteydi. Bu periyottaki her bir yeni alet sembolleri temsil etmektedir , Chauvat’ ta bulunan mağaradaki resim buna örnek verilebilir.

– Semboller insan kültürünü, teknik becerilerin bütünü olarak değil de paylaşılan dünyanın temsili ve görselleştirilmiş hali olarak tanımlar. Bu temel yazı dili yakın zamanda görsellerin kullanımı aracılığı ile gelişti ve sayı hesabı yapmak, yönetimsel kontrol, zaman takvimi, tarihi kayıt ardından sözlü anlatı gelişimlerini gösterdi.

Üst Paleolitik aletler

kazıcıları, oymacıları (fildişi ya da kemik oymak için), kemik uçları, fildişi boncukları, diş kolyeleri, soyut hayvan ya da insan figürlerini bir araya toplamıştır. Tüm bunlar giyimde, barınak yapımında, kap kaçaklarda, sunu ve süslemelerde, ilaçlarda, beslenme alışkanlıklarında ve ritüel etkinliklerde paralel olarak gelişim göstermiştir. Bu zamanla beraber daha sonra taş ve kemik aletleri üretim alanında çeşitliliği getirdi ve neredeyse kesin denilebilecek hem yaşa hem de cinsiyete bağlı olan kendine has üretimler yapılmaya başlandı.

Tekil gruplardaki aileler arasında sosyal hiyerarşi meydana geldi. Değerli mal varlığının birikimi ve giyilen değişik çeşit süslemeler kısmen sembol niteliğindeydi. Alet yeniliğinin çeşitliliğindeki artış temposu ve Üst Paleolitik çağın daha iyi verim sağlayan avlanma şekilleri büyük oyunun azalan türleri üzerinde acımasız bir baskı uygulamıştı, çoğunun neslinin tükenmesine yol açtı ya da insanların ulaşamayacağı alanlara sürüklenmelerine sebep oldu. Av kaynaklarındaki bu düşüş, insan toplumlarının avcı toplayıcılıktan tarımsal ekonomiye geçişini hızlandırdı. [Musteryen Alet Kültürü] 

Editör / Yazar: Meltem TERZİOĞLU

Kaynak: https://humanevolutionb36.weebly.com/cultural-evolution.html

Continue Reading

Öne Çıkanlar