fbpx
Connect with us

Yaşam

Sonlandırılmak Zorunda Kalınan Bir Deney: Stanford Hapishane Deneyi

Published

on

Stanford Üniversitesi’ nde sosyal psikolog olan Philip Zimbardo tüm insanların kontrolsüz güce sahip oldukları zaman zalımleşebileceğini düşünüyordu. Bunu göstermek için Stanford Üniversitesi Psikoloji Departmanı’ nın bodrum katında bir sahte hapishane deneyi gerçekleştirdi. Bu deneyde mahkum ve gardiyan rolü için gönüllü üniversite öğrencilerinden bir grup erkek öğrenci seçildi. Zimbardo bu öğrencilere her gün için iyi bir para verecekti. Deneyin 14 gün sürmesi planlanmıştı. Deneyin kurallarında, gardiyanların mahkumlara sert olması ama kesinlikle kuvvet kullanmamaları, mahkumların ise gardiyanların sözlerini dinlemeleri vardı. öğrencilerden hangisinin mahkum hangisinin gardiyan olduğu onlardan habersiz belirlenmişti. Deney başladığında her şey birebir gerçek hayattaki gibi uygulanmaya başladı. Mahkumlar anlaşmalı polisler tarafından belirsiz bir saatte silahlı soyhgun suçuyla tutuklandılar. Elleri kelepçelendi, ifadeleri ve parmak izleri alındı, sonrasında ise kıyafetleri çıkartılıp üstleri arandı, rahatsız mahkum tulumları giydirildi ve tek ayaklarından hepsi birbirine prangalandılar.

Gardiyanlar ise , tıpkı gerçek gardiyanlar gibi giydirildi, ellerine tahta sopalar verildi, göz temasına engel olması amacıyla aynalı gözlükler verildi ve tamamen gerçek bir hapishane ortamı yaratılmaya çalışıldı. Mahkumların hücreleri dar ve küçüktü, bir hapishane bahçesi yaratılmıştı, gardiyanlar ise daha konforlu odalardaydılar. Gardiyanlar rollerine mahkumlardan daha kolay alıştılar. İlk geceden sayım için mahkumları sertçe uyandırıp onlara mahkum kıyafetlerinde yazılı olan mahkum numaralarıyla sesleniyorlardı. Gardiyanlar o kadar sertti ki ilk günden mahkumlardan bazıları ağlayıp sinir krizi geçirdi. Deneyin ikinci gününde ise mahkumlar kapılarını yataklarıyla bloke edip, üstlerini çkartarak gardiyanları dinlemeyeceklerini söylediler. Bunun üzerine gardiyanlar isyanın elebaşını tek kişilik hücreye kapatıp, diğerlerinin yatak süngerlerini alıp kıyafetlerini çıkardılar.

Sadece birkaç gün içinde, tüm mahkumlar yeni rollerine öyle alıştılar ki, bir çoğu kendilerine verilen mahkum numarası haricinde gerçek kimliklerinden bir şey hatırlayamaz duruma geldiler. Gardiyanlar da kırk yıldır bu işi yapıyorlarmış gibi etrafta kötülük saçıyorlardı. Hapishanedeki baskı ortamı bir an bile bozulmuyordu ve mahkum öğrencilere neredeyse 24 saat psikolojik baskı yapılıyordu. Mahkumlar bir ayakları zincire bağlı şekilde uyuyorlardı dönmek isterken zincirin verdiği sıkıntı ile uyanıp hapishanede oldukları hatırlatılıyordu. Zimbardo’ nun bu detayla ilgili defterine şu notu düşmüştür: “Rüyalarında bile bu hapishaneden kaçmaları imkansızdı”. Mahkumlardan biri yapay Stanford Hapishanesi ’yle ilgili aşağı yukarı şunları söylüyordu “Devlet yerine psikologlar tarafından idare edilen bir hapishane, sonuçta bir hapishane.”

Sadece 36 saat içerisinde, 8612 numaralı mahkum, Zimbardo’nun tanımıyla “çılgın” tavırlar sergilemeye başladı. Zimbardo, bu olayı o mahkumun deli gibi davranmaya başladığı, bağırdığı, çığlık attığı, kötü sözler ve kontrolsüz öfke nöbetleri geçirdiği şeklinde anlatıyor. Onun bu psikolojik durumunu anlamalarının biraz uzun sürdüğünü ama sonunda onu saldıklarını belirtiyor. Deneyin başlamasından sadece 6 gün geçtikten sonra mahkumlar ile gardiyanlar arasındaki ilişki o kadar sadist ve vahşi bir hale gelmişti ki, Zimbardo deneyi erken bitirmek zorunda kaldı. Denekler paralarını daha az alacak olmalarına rağmen mahkumlar bitirilmesinden memnundu. Zimbardo bu deneyde kendisinin de hapishane müdürü rolünde olduğu için etkilendiğini makalesinde itiraf etmiştir. Bu etkilenmenin sonucunda gardiyanların mahkumlara uyguladıkları zulmü sürdürmesine izin verecek kararlar almıştı. Bu deneyin sonucunda toplumun onlara biçileni rolleri farkında olmadan ne kadar sahiplendiği ve o rolün etkisinden çıkamadan, kontrolsüz bir şekilde rolün gereklerini yerine getirdiği görülmüştür. Bu deney daha sonrasında çok fazla tartışılmış ve karşıt bilimsel makaleler yayınlanmıştır.

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yaşam

Göz Kırptığınızda Beyniniz Zamanı Durduruyor

Published

on

Göz, gerçekten de beyne açılan bir pencere. Retina kalınlığı ile bilişsel performans arasında bir korelasyon var.. Beyin bir kafatası ile çevrili olduğu için onun üzerinde doğrudan çalışmak zor. Beyne bakmak için manyetizma ya da elektrik aracılığıyla kemiğin ötesini gösterebilecek bir makine kullanmak gerekiyor. Neyse ki bu tür bir makine aracılığı olmadan gözlenebilecek küçük de olsa bir beyin dokusu var: retina. Bilim insanları tarafından kırk beş kişi üzerinde yapılan bir çalışmayla her göz kırpışımızda beynimizin zaman algısını durdurduğu ortaya konmuş. Uyanık zamanımızın yüzde 10’unu gözlerimiz kapalı geçiriyoruz. Bunun tek bir sebebi var: göz kırpmak. Her bir göz kırpışımızda retina ışıktan mahrum kalıyor. Bu süre saniyenin yüzde birinden tam bir saniyeye kadar değişiklik gösterebiliyor. Oysa çoğu zaman göz kırptığımızın farkında olmuyoruz.

Göz Kırpınca Beyniniz Zamanı Durduruyor

Bunun nedeni, beynimizin görüntüler arasındaki boşlukları kesip bir bütün halinde işlemesi. Zaman kavramını tam olarak açıklamak pek mümkün değil. Bilim insanları bunun yerine zaman algısını şekillendiren duyular üzerinde çalışmalar yürütüyor. Yapılan yeni bir çalışma görsel duyumuzun bu algı üzerinde önemli etkisi olduğunu gösteriyor. Hebrew Üniversitesi’ nden Ayelet Landau “elde ettiğimiz bulgular görsel duyumuzla zaman algımız arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor” diyor.

Landau ve arkadaşları yaptıkları çalışmada 45 kişi üzerinde görsel ve işitsel duyguları incelemişler. 22 kişiye görsel test yapılırken 23 kişiye işitsel test yapılmış. Görsel testte kişilere öncelikle 0.6 saniye ve 2.8 saniye boyunca ekranda kalan daire görüntüleri gösterilerek bunlar sırasıyla “kısa” ve “uzun” olarak tanımlanmış. Daha sonrasında ekrana farklı sürelerde yansıyan görüntülere bakarak bunları kısa ve uzun arasında sınıflandırmaları istenmiş. İşitsel testte yer alanlar için de dinledikleri sesleri tanımlamaları istenmiş.

Testin sonucunu inceleyen araştırmacılar, görsel testte yer alan bireylerin ekrana baktıkları sırada şayet gözlerini kırpıyorlarsa görüntü süresini olduğundan daha kısa tanımladıkları görülmüş. Dahası, her bireyin göz kırpma süresiyle orantılı olarak görüntü süresini yanlış bildiği görülmüş. Tüm bu bulgular, zaman akışındaki algımızın görme duyumuzla doğrudan etkilendiğini ortaya koymuş.

Öte yandan, işitsel teste katılanların göz kırpmalarına bağlı olmaksınız ses sürelerini doğru bildikleri görülmüş. Bu durum da zaman algımızın birincil olarak kullandığımız duyumuzla şekillendiğini göstermiş. Ayrıca, yapılan başka çalışmalar zaman algısını etkileyen durumun retinanın ışıksız kalması değil görsel korteksin uyarılmaması olduğunu ortaya koymuş. Kısacası gözlerimizi bilerek kırparsak zaman algısı etkilenmiyor.

Kaynak: https://digest.bps.org.uk/2019/05/14/your-brain-stops-time-when-you-blink/

Continue Reading

Ekoloji

Bilim İnsanları Kesinlikle Ahtapot Yetiştiriciliği Yapmamamız Konusunda Uyarıyorlar

Published

on

Çiftlik hayvanları yetiştiriciliğinin insanlara yaklaşık 1000 yıldır ciddi kazançlar sağladığı inkar edilemez. Fakat koyun ve inek gibi hayvanlar çiftlik hayatına iyi uyum sağlarken, çiftliklere uyumsuz olan ve insanların yemeyi sevdikleri bir hayvan var. Bilim insanlarının yeni bir denemede tartıştıkları ahtapotlar, sadece zeki oldukları için değil aynı zamanda yetiştirildikleri çiftliklerin yaratacağı çevresel etkiler nedeniyle de asla yetiştirilmemelidir. Bu süreç çoktan başladı. Geçen sene tedarik miktarının zayıf olması nedeniyle fiyatları tırmanan ahtapota yiyecek olarak küresel ihtiyaç artışta ve bu sebeple 2019’un kalan kısmında da fiyatların yüksek seyredeceği tahmin ediliyor. Yabani hayatta avlanan ahtapotların verimleri değişken olduğu için güvenilmez tedarik oranı artmaktadır. Dolayısıyla ahtapot çiftliklerine olan talep çoktan başladı. Dünya çapında birçok ülkede, eklembacaklıların suda yetiştirilmesini hızlandırmak için genetik modifikasyon denemeleri de dahil olmak üzere ahtapot yetiştirme çalışmaları devam ediyor.

Issues in Science and Technology dergisinin son sayısında çevrebilimci, filozof ve psikiyatristten oluşan bir ekip “bu durum kesinlikle bilinen bazı çevresel etkileri yaratacaktır” şeklinde yazmışlardır. Bu etkilerden bazıları; hayvan atıkları nedeniyle azot ve fosfor kirliliği, ırkların karışması ile hastalıkların yayılması ve habitat kaybı şeklinde devam etmektedir fakat en büyük çevresel endişe de ahtapotların beslenmesidir. Suda yetiştirilen yaratıkların çoğu gibi onlar da etçildir ve protein ile yağ için balıkla beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ahtapot larvaları da sadece bir yerlerden getirilecek olan canlı yiyecekleri tüketmektedirler. Araştırıcılar “suda yetiştirilen hayvanların beslenmesi, yabani balık popülasyonlarıyla omurgasızlara yem olarak fazladan baskı yapmaktadır” yazmışlardır. Küresel balık avının üçte biri diğer hayvanları beslemek için yapılan bir aktivite haline gelmiştir ve kabaca yarısı su ürünleri yetiştiriciliğine gitmektedir. Çoğu yem balıkçılığı aşırı avcılığa dönüşerek hedefinden sapmaktadır.

Ahtapotlar fazlaca yiyeceğe ihtiyaç duyarlar (yaşam boyunca en az kendi ağırlığının üç katından fazla) ve fabrika çiftliklerinde onların bu ihtiyacının karşılanması, zaten hedefinden sapmış olan balıkçılığa daha fazla baskı yapacaktır. Bu durum da muhtemelen insanlar için küresel gıda güvenliğini azaltacaktır. Bu problem çözülse bile ahtapotları fabrika çiftliklerde zorla tutmak çirkin bir durumdur. Eğer daha önce bir deniz akvaryumunu ziyaret ettiyseniz bunu bilebilirsiniz. Ahtapotlar; zekâlarıyla ve problem çözme yetenekleriyle bilinmektedir. Bu eklembacaklıların sıkılmaması için ahtapot tanklarında sıklıkla oyuncaklar bulundurulur. Kavanozları açabilirler, insan bireyleri fark edebilirler, kendilerine önceden verilen puzzle ları hatırlarlar ve hatta gına geldiğinde akvaryumlardan kaçabilirler (bu durum da ele alınmalıdır çünkü çiftlikten tüm ahtapotların firar ettiğini düşünün).

Aynı zamanda esaret altında kanibalizm ve kendi dokunaç uçlarını yemek gibi endişe verici davranışlar göstermektedirler (bu, bulaşıcı bir hastalığa sebep olabilir). Uyarılmadıkları bir ortamda bu hayvanlar bıkmış ve sıkılmış şekilde yetişirler. Bilim insanları “biyolojik sağlık ve güvenliğin ötesinde ahtapotlar; keşfedilecek fırsatlar, kendi çevrelerini kontrol ve idare etmek gibi yüksek seviyelerde zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duyarlar” yazmışlardır. Yoğun çiftlik sistemleri de kaçınılmaz şekilde bu özelliklere düşmandır. Günümüzde bile ahtapot çiftliklerinin başarılı olmasında; genç hayvanları yetişkinliğe kadar hayatta tutmak gibi üstesinden gelinmesi gereken zorluklar vardır fakat yeni teknolojiler le bunun üstesinden gelinebilmektedir.

Bu konudaki araştırmalar tüm dünyada günden güne artmaktadır. Meksika’daki ahtapot çiftliği denemelerinin son 10 yılda artış gösterdiği rapor edilirken bir Japon deniz mahsulleri firması da 2017’de yumurtalardan başarılı şekilde yeni hayvanlar ürettiğini rapor etmiştir. Bir sonraki yılda bu firmaların ahtapot yetiştiriciliği yaptıkları tahmin edilmektedir. Şimdiden ortaya konulmuş birçok problem nedeniyle bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğindeki artışın kesileceğini ümit etmektedirler.

Araştırıcılar “umut ediyoruz ki böyle bir seçenek pratiğe dönüşürse; toplum bu gibi projelerin ciddi sağlık ve çevresel problemlere neden olacağını fark edecektir ve ahtapot yetiştiriciliğinden vazgeçilecek ya da yasaklanacaktır” yazmışlardır. “Devletler, özel şirketler ve üniversite enstitüleri için de ahtapot yetiştirme araştırmalarını bırakıp, onun yerine gelecekteki yiyecek üretiminde gerçek anlamda şefkatli ve sürdürülebilir olunması için çaba sarf etmeleri açısından daha iyi olacaktır” Bu rapor, Issues in Science and Technology 35’te yayınlanmıştır.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-are-warning-that-we-absolutely-must-not-farm-octopuses

Continue Reading

Yaşam

Hamileyken Kızamık Olursanız Ne Olur?

Published

on

Kızamık her yaş için tehlikeli olsa da bulaşmak riski yüksek bir virüs olduğundan hamileler için daha da tehlikelidir. Yakın zamanda bildirilen bir vakada 27 yaşında, daha önce aşı olmamış bir kadın hamileliğinin son 3 aylık döneminde kızamık virüsü kapıyor ve bebeğini acilen sezaryanla aldırmak zorunda kalıyor. BMJ Case Reports’un 9 Mayıs’taki haberine göre anne hastaneye kaldırıldığında kızamık olduğu bilinmiyordu ve doktorların doğru teşhisi koymaları 2 haftayı buldu. Kadın hastaneye yatırıldığı gün solunum sıkıntıları baş gösterdi. Jinekolog Jassimran Bansal açıklamasında solunum sorunlarının hamile kadınlarda daha ağır olduğunu çünkü bağışıklık sisteminin baskılandığını söyledi. Annenin durumu gittikçe kötüleşti ve solunum yolları çökmeye başladı. Annenin de bebeğin de hayatı tehlikeye girdiği için bebek sezaryenle alındı.

Hamilelik Sırasında Kızamık

Hastalığın ana belirtisi olan kızarıklıklar hamilelerde görülmediğinden hamilelik esnasında kızamığı teşhis etmek kolay olmayabilir. Kızarıklığın var olmayışının sebebi bilinmese de bağışıklık sistemindeki değişikliklerden kaynaklanıyor olabilir. Aslında kadının vücudunda orta derecede kızarıklık ve şişlik vardı ve doktorlara boğaz ağrısı ve ateşinin olduğunu söylemişti. Bu şişlikler elinde başlayıp yüzüne yayılmıştı. Ama bir insanın kızarıklığı olması mutlaka kızamık olduğu anlamına gelmez, diğer virüsler de buna sebep olabilir. Kadın hastaneye gittiğinde doktorlar başta grip gibi virüsleri düşündüler ve kızamık ihtimalini elediler çünkü hasta tipik işaretleri taşımıyordu ve İngiltere’de hamilelikte kızamık pek yaygın değil. Hastanın durumu gittikçe kötüleşti ve tipik kızamığın tipik yayılımında olduğu gibi kızarıklıklar göğsüne, karnına ve sırtına yayıldı.

Kızamık Teşhisi

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ nin açıklamasına göre hasta iyileştikten sonra solunum problemlerinin grip virüsünden kaynaklandığı tahmin edildi. Asıl teşhis ise hastanın eşi kızamık olmuş halde hastaneye gittiğinde konuldu. Eşi kızamık olduğu için hastaya da test yapılıyor ve onun da hasta olduğu açığa çıkyor. Neyseki bebeğin kızamık virüsüne sahip olmadığı görülüyor.

Hastanede geçen 3 haftanın ardından hasta ve bebeği taburcu oluyor. Annenin diğer 2 çocuğunun daha önceden kızamık aşısı olduğu öğrenildi. Amerikan Obstetrikçiler ve Jinekologlar Derneği’nin açıklamasına göre annenin kızamık aşısı olmasına gerek yok çünkü hastalığı geçirdiği için yeniden yakalanma riski çok düşük. Ayrıca dernek, hamilelikte kızamık geçirilmesinin solunum hastalıkları, prematüre doğum, düşük ya da düşük doğum ağırlığına sebep olabileceğini belirtti.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.livescience.com/65494-measles-while-pregnant.html

Continue Reading

Öne Çıkanlar