fbpx
Connect with us

Ekoloji

Birkaç Yıl İçinde Soyu Tükenebilecek 10 Hayvan

Published

on

Soyları tükenme sınırında olan birçok hayvan var. Hayvanların soylarını nesillerce devam ettirebilmesi ya da tarih kitapları için yeni bir konu olmalarını belirleyen yalnızca birkaç özellik olabilir. Bazı hayvanların soylarının tükenmiş ya da tükeniyor olmalarının sebebi bizim onları tutsak etmiş olmamız. Öyle ya da böyle, üreme politikaları işe yaramazsa ya da bir mucize gerçekleşmezse bu listedeki hayvanların soyları birkaç yıl içinde tükenmiş olacak. 10. Körfez Muturu: Körfez Muturu büyük ihtimalle daha önce hiç duymadığınız bir hayvan. Yunus ailesinden küçük bir memeli olan bu hayvanlar yalnızca Kaliforniya körfezlerinde yaşar. Körfez Muturları ‘’Dünya’nın en nadir bulunan yüzen memelisi’’ unvanını elinde tutuyor. Doğada yalnızca 10 adet Körfez Mutur’u bulunuyor ve bu sayı gittikçe azalıyor. Soyları, onlarla aynı doğal ortamda yaşayan ve Çin tıbbına göre birçok hastalığın ilacı olan Totoaba balıklarının kaçak olarak avlanılmaları sebebiyle tükeniyor.

Avcılar Totoaba balıklarını yakalamak için genellikle ağ kullanır ve Totoabalarla birlikte Körfez Muturlarını da avlarlar. Körfez Muturlarının onlar için maddi değeri olmadığından ölülerini denize atarlar. Totoabalarsa madden çok değerlidir, 1 kg’si 46.000 dolara satılmaktadır. Körfez Muturları için bu bir ölüm kalım meselesi. 2017’de sayıları toplam 30 iken 20 tanesi ağlara takılarak hayatlarını kaybetti. Meksika Hükumeti, Kaliforniya Körfezi’ni Körfez Muturları için sığınma alanı ilan etti ama illegal avlanma devam ediyor ve hükumet bunu durdurabilecekmiş gibi görünmüyor.

9. Orta Afrika Beyaz Gergedanı

Mart 2018’e kadar yalnızca 3 tane yaşayan Orta Afrika Beyaz Gergedanı kalmıştı. Şimdiyse yalnızca 2 taneler. Kenya’ daki Ol Pejeta Hayvan Koruma Evi’ndeki son erkek gergedan Sudan, 2018 Mart ayında bazı hastalıklarından dolayı öldürüldü. Sudan 45 yaşındaydı, bu da insan yaşı olarak 90’a denk geliyor. En iyi zamanlarında Orta Afrika Beyaz Gergedanları Afrika Cumhuriyeti, Uganda, Sudan ve Çad’da göç ederek yaşarlardı. 1970-80’lerdeki yaşadışı avlanmayla sayılarında ani bir düşüş görüldü. Sayıları o günden beri azalmaya devam ediyor. 2008’de vahşi doğada nesilleri resmi olarak tükendi. Sudan’ın kızı ve torunu hayatta kaldı. Yaşayan son Orta Afrika Beyaz Gergadanları olan bu iki dişi hayvan doğum yapma yaşlarını geçtiler ve herhangi bir mucize olmazsa türlerimin son 2 canlısı olarak hayatlarını devam ettirecekler. Bilim insanları bu iki beyaz gergedanı başka bir beyaz gergedanın spermiyle dölleyerek soylarının tükenmesini yapay olarak durdurmaya çalışıyor. İlk etapta amaçladıkları şey kuzeyli Orta Afrika Beyaz Gergedanı’nın embriyosunu Güney Afrika Beyaz Gergedanı’naimplante etmek. Java ve Sumatra Gergedanları nesilleri tükenmesinin eşiğine gelen diğer 2 tür. Java Gergedanlarının sayısı 67, Sumatra Gergedanlarınınkiyse 100. Güney Afrika Gergedanlarının sayısıysa 19-21000 arasında.

8. Fernandina Kaplumbağası

Fernandina Kaplumbağası, Galapagos Adaları’ndan birisi olan Fernandina’ da yaşar. Bu yıl biri ortaya çıkana kadar bu tür soyu tükenmiş sayılıyordu. Kaplumbağa bundan önce en son 1906’da görülmüştü. Ardından ortadan kayboldu. Hatta bazıları bunun gerçek mi yoksa bir şaka ya da yanlış saptanmış bir tür mü olduğundan emin olamadıklarını söylediler. Bu yıl Galapagos Milli Parkı ve Galapagos Hayvanları Koruma kurumu Fernandina’ yı ziyaret edip FernandiyaKaplumbağası’nın varlığını doğruladı. 100 yaşında dişi bir kaplumbağa bulundu ve çevredeki ayak izleri daha fazla FernandinaKamplumbağa’sının var olabileceği ihtimalini düşündürttü. Soyları tehlike altında olan çoğu türün aksine Fernandina Kamplumbağası’ nın soyu insan etkinlikleri değil de yaşadıkları ortam yüzünden tehlike altında.Yaşadıkları bölgedeki aktif volkandan sızan lavlar yüzünden soyları tükenmek üzere. Yine de bizim de olayda rol oynamadığımız söylenemez. 17.-19. Yüzyıllar arasında Fernandina Adası’na uğrayan gemiler yaklaşık 100.000 kaplumbağayı avladı. Üstelik kaplumbağalar gemilerin getirdiği domuzlar, köpekler gibi bölgenin yerlisi olmayan hayvanlarla yumurtalarını ve yiyeceklerini korumak için mücadele etmek zorunda kaldı. Risk altındaki tek tür Fernandina Kaplumbağası değil. Galapagos’taki diğer 9 kaplumbağa türünün soyları da tehlike altında. Adada önceden 15 kaplumbağa türü varken 5’i çoktan yok oldu.

7. Amur Leoparları

Birçok leopar türünün sayıları gittikçe azalıyor. Çoğunlukla kaçak avcılar ya da onları tehlike olarak gören insanlar tarafından öldürülüyorlar. Bir kısmıysa ormanların yok olmasıyla yaşam alanlarını kaybederek hayatlarını kaybetti. En kötü darbeyi ise Amur Leoparları aldı. Sayıları yalnızca 60, bu da onları soyu en fazla tehlikesi altında olan kedi türü yapıyor. Hayatta kalan leoparların %60’ı Rusya’daki Ulusal Leopar Parkı’nda hayatlarını sürdürüyor. Amur Leoparları insanlar tarafından olmasa da Amur Kaplanları gibi diğer yırtıcılar tarafından tehdit altında. Yakalanması en zor canlılardan oldukları için sayılarını belirlemek zor olduğu için Ulusal Leopar Parkı yetkilileri stratejik noktalara sayımı kolaylaştırmak için kameralar yerleştirdi.

6. Yangtze Yumuşak Kabuklu Dev Kaplumbağa

Yangtze Yumuşak Kabuklu Dev Kaplumbağa Çin, Vietnam ve Kızıl Deniz yakınlarında yaşar, bu nedenle Kızıl Deniz Kaplumbağası olarak da biliniyor. Çin’in yoğun altyapılaşması ve barajlar kurması sebebiyle doğal yaşam alanlarının çoğunu kaybettiler. 2017’deyaşayan toplam 3 Yangtze Yumuşak Kabuklu Dev Kaplumbağası vardı. Bir dişi ve bir erkek Çin’deki Suzhou Hayvanat Bahçesi’nde. DongMo Gölü’nde yaşayan 3.’sününse yakalanması çok zor olduğu için cinsiyeti henüz belirlenemedi. Yaşam alanlarını kaybetmelerinin yanında diğer tüm kaplumbağa türlerinde olduğu gibi kaçak avcıların etleri, kabukları ve yumurtaları için avlamaları yaşamlarını tehlikeye sokuyor. 2018’deyse XuanKhanh Gölü’nde bulunan bir kaplumbağayla sayıları artmış oldu. Çin’in Kızıl Deniz kıyılarında bölgenin yerlileri tarafından birkaç kaplumbağanın daha görüldüğü söyleniyor.

5. Hainan Maymunu

Hainan Maymunu sayısı en az bulunan primat. Sayıları yalnızca 25. Güney Çin Denizi’ ndeki Hainan Adası’ndaki Bawangling Ulusal Parkı’nda 2 kilometrekarelik bir alanda yaşamlarını sürdürüyorlar. Ormanların yok olmasıyla beraber, medikal amaçlarla kullanılmak ya da evcil hayvan olarak satılmak gibi amaçlarla avlanıldıkları için nüfuslarının çoğunu kaybettiler. Sayılarının hızla azalması, bu tür de kısırlığa ve genel sağlıkta bir kötüleşmeye de yol açtı. Hainan Maymunu’ nun yaşamları tehlike altında olan 19 maymun türünden yalnızca biri.

4. Sehuencas Su Kurbağası

Sehuncas Su Kaplumbağaları’nın ana vatanı Bolivya. Yıllardır iklim değişikliği ve yaşam alanlarını kaybetmeleri sebebiyle türleri tehlike altında. Chytrid Mantarı ve alabalıkların yumurtalarını yemeleriyse durumu daha da kötüleştiriyor. Sayıları yalnızca 6 ve 5’i yakın zamanda bulundu. 14 Şubat 2018’de yalnızca 1 tane olduğu düşünülüyordu. Adı Romeo konuldu ve dünyanın en yalnız kaplumbağası olarak anılıyordu. Match.com, Küresel Vahşi Yaşamı Koruma Vakfı ve Museo de Historia Natural Alcided’Orbigny Müzesi ödeneklerini arttırıp ona bir eş aramaya başlayana dek Romeo hayatını yalnız geçirdi. Ekipler 2’si erkek, 3’ü dişi olmak üzere 5 kaplumbağa buldu ve her bir kaplumbağı eşleştirdiler. Romeo’nun eşine Juliet ismi verildi.

3. Marsika Kahverengi Ayısı

Marsika Kahverengi Ayısı, kahverengi ayıların bir alt türü. İtalya’daki Appennine Dağı’nın eteklerinde yaşadıkları için Apennine Ayısı olarak da anılıyorlar. Yüzyıllar önce yüzlerce Appennine Ayısı İtalya’daki dağlarda yaşıyordu ama bölgenin çiftçi ve çobanları onları evcil hayvan olarak görme yer başlayınca durumdan pek de hoşlanmadılar. Şu an sayıları yalnızca 50.
Italyan yetkililer ayıların hareketlerini izlemek için oldukça çaba sarf etti ancak 2018’de acemice yapılmış bir telsiz boyunluk takımı sırasında bir ayı solunum problemleriyle hayatını kaybetti.

2. Güney Çin Kaplanı

Güney Çin Kaplanı’nın tüm kaplan türlerinin atası olduğu düşünülüyor ancak soyları tükendiği sürece bunun pek de bir önemi yok. Sayıları şu an yalnızca 24. 20. Yüzyılda ormanların yok olmasıyla insanlarla oldukça yakınlaşmak zorunda kaldılar. O dönemlerde çoğunlukla çiftlik hayvanlarıyla beslendikleri için çiftçiler tarafından öldürüldüler. 1970’lerde vahşi ortamda 4.000 Güney Çin Kaplanı vardı, şimdiyse hiç yok. Var olan 24 Güney Çin Kaplanı’ nın hepsi hapsedilmiş durumda. Doğada 20’den fazla Güney Çin Kaplanı’nın yaşadığı iddiaları olsa da son 20 yıldır bunu destekleyen bir bilgi elde edilemedi. Yakalanmış olanlarsa pek iyi durumda değil. 90’ların ortalarındaki sayıları 50’yken şimdi gittikçe azalıyor.

1. Asya Çitası

Asya Çitaları yüzyıllarca Asya kıtasında özgürce yaşadı. Önceden Hindistan’da da yaşayan bu türün spor amaçlı avlanılmasıyla nesilleri tükenmenin eşiğine geldi. 19. ve 20. Yüzyıllarda yaşam alanları tarım arazisine dönüştürüldüğü için sayıları gittikçe azaldı. Artık İran dışında Asya Çitalarının yaşadığı bir alan kalmadığı için ana vatanları İran sayılıyor. Sayıları 50 ve neredeyse yok olmak üzereler. İran’daki Asya Çitaları genellikle keçi ve koyunları öldürüyordu ve karşılığında İranlı çiftçi ve çobanlar da çitaları öldürüyordu. Ayrıca otoyol kazaları ve madenlerde de öldükleri oluyordu. İran’daki ekonomik yaptırımların koruma çalışmalarını önlemesinin yanında 2017’ de Birleşmiş Milletler’in desteği kesmesiyle durumları daha da kötüleşti. İran Hükümeti bu türün korunmasından sorumlu olan Çevre Bakanlığı’ nın bütçesini azalttığı için durumları gittikçe kötüleşiyor.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://listverse.com/2019/03/22/10-endangered-animals-that-could-become-extinct-in-a-few-years/

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ekoloji

Bilim İnsanları Kesinlikle Ahtapot Yetiştiriciliği Yapmamamız Konusunda Uyarıyorlar

Published

on

Çiftlik hayvanları yetiştiriciliğinin insanlara yaklaşık 1000 yıldır ciddi kazançlar sağladığı inkar edilemez. Fakat koyun ve inek gibi hayvanlar çiftlik hayatına iyi uyum sağlarken, çiftliklere uyumsuz olan ve insanların yemeyi sevdikleri bir hayvan var. Bilim insanlarının yeni bir denemede tartıştıkları ahtapotlar, sadece zeki oldukları için değil aynı zamanda yetiştirildikleri çiftliklerin yaratacağı çevresel etkiler nedeniyle de asla yetiştirilmemelidir. Bu süreç çoktan başladı. Geçen sene tedarik miktarının zayıf olması nedeniyle fiyatları tırmanan ahtapota yiyecek olarak küresel ihtiyaç artışta ve bu sebeple 2019’un kalan kısmında da fiyatların yüksek seyredeceği tahmin ediliyor. Yabani hayatta avlanan ahtapotların verimleri değişken olduğu için güvenilmez tedarik oranı artmaktadır. Dolayısıyla ahtapot çiftliklerine olan talep çoktan başladı. Dünya çapında birçok ülkede, eklembacaklıların suda yetiştirilmesini hızlandırmak için genetik modifikasyon denemeleri de dahil olmak üzere ahtapot yetiştirme çalışmaları devam ediyor.

Issues in Science and Technology dergisinin son sayısında çevrebilimci, filozof ve psikiyatristten oluşan bir ekip “bu durum kesinlikle bilinen bazı çevresel etkileri yaratacaktır” şeklinde yazmışlardır. Bu etkilerden bazıları; hayvan atıkları nedeniyle azot ve fosfor kirliliği, ırkların karışması ile hastalıkların yayılması ve habitat kaybı şeklinde devam etmektedir fakat en büyük çevresel endişe de ahtapotların beslenmesidir. Suda yetiştirilen yaratıkların çoğu gibi onlar da etçildir ve protein ile yağ için balıkla beslenmeye ihtiyaçları vardır. Ahtapot larvaları da sadece bir yerlerden getirilecek olan canlı yiyecekleri tüketmektedirler. Araştırıcılar “suda yetiştirilen hayvanların beslenmesi, yabani balık popülasyonlarıyla omurgasızlara yem olarak fazladan baskı yapmaktadır” yazmışlardır. Küresel balık avının üçte biri diğer hayvanları beslemek için yapılan bir aktivite haline gelmiştir ve kabaca yarısı su ürünleri yetiştiriciliğine gitmektedir. Çoğu yem balıkçılığı aşırı avcılığa dönüşerek hedefinden sapmaktadır.

Ahtapotlar fazlaca yiyeceğe ihtiyaç duyarlar (yaşam boyunca en az kendi ağırlığının üç katından fazla) ve fabrika çiftliklerinde onların bu ihtiyacının karşılanması, zaten hedefinden sapmış olan balıkçılığa daha fazla baskı yapacaktır. Bu durum da muhtemelen insanlar için küresel gıda güvenliğini azaltacaktır. Bu problem çözülse bile ahtapotları fabrika çiftliklerde zorla tutmak çirkin bir durumdur. Eğer daha önce bir deniz akvaryumunu ziyaret ettiyseniz bunu bilebilirsiniz. Ahtapotlar; zekâlarıyla ve problem çözme yetenekleriyle bilinmektedir. Bu eklembacaklıların sıkılmaması için ahtapot tanklarında sıklıkla oyuncaklar bulundurulur. Kavanozları açabilirler, insan bireyleri fark edebilirler, kendilerine önceden verilen puzzle ları hatırlarlar ve hatta gına geldiğinde akvaryumlardan kaçabilirler (bu durum da ele alınmalıdır çünkü çiftlikten tüm ahtapotların firar ettiğini düşünün).

Aynı zamanda esaret altında kanibalizm ve kendi dokunaç uçlarını yemek gibi endişe verici davranışlar göstermektedirler (bu, bulaşıcı bir hastalığa sebep olabilir). Uyarılmadıkları bir ortamda bu hayvanlar bıkmış ve sıkılmış şekilde yetişirler. Bilim insanları “biyolojik sağlık ve güvenliğin ötesinde ahtapotlar; keşfedilecek fırsatlar, kendi çevrelerini kontrol ve idare etmek gibi yüksek seviyelerde zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duyarlar” yazmışlardır. Yoğun çiftlik sistemleri de kaçınılmaz şekilde bu özelliklere düşmandır. Günümüzde bile ahtapot çiftliklerinin başarılı olmasında; genç hayvanları yetişkinliğe kadar hayatta tutmak gibi üstesinden gelinmesi gereken zorluklar vardır fakat yeni teknolojiler le bunun üstesinden gelinebilmektedir.

Bu konudaki araştırmalar tüm dünyada günden güne artmaktadır. Meksika’daki ahtapot çiftliği denemelerinin son 10 yılda artış gösterdiği rapor edilirken bir Japon deniz mahsulleri firması da 2017’de yumurtalardan başarılı şekilde yeni hayvanlar ürettiğini rapor etmiştir. Bir sonraki yılda bu firmaların ahtapot yetiştiriciliği yaptıkları tahmin edilmektedir. Şimdiden ortaya konulmuş birçok problem nedeniyle bilim insanları, ahtapot yetiştiriciliğindeki artışın kesileceğini ümit etmektedirler.

Araştırıcılar “umut ediyoruz ki böyle bir seçenek pratiğe dönüşürse; toplum bu gibi projelerin ciddi sağlık ve çevresel problemlere neden olacağını fark edecektir ve ahtapot yetiştiriciliğinden vazgeçilecek ya da yasaklanacaktır” yazmışlardır. “Devletler, özel şirketler ve üniversite enstitüleri için de ahtapot yetiştirme araştırmalarını bırakıp, onun yerine gelecekteki yiyecek üretiminde gerçek anlamda şefkatli ve sürdürülebilir olunması için çaba sarf etmeleri açısından daha iyi olacaktır” Bu rapor, Issues in Science and Technology 35’te yayınlanmıştır.

Editör / Yazar: Onur İLERİ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/scientists-are-warning-that-we-absolutely-must-not-farm-octopuses

Continue Reading

Ekoloji

İklim Değişikliği Olarak Okyanustan Oksijen Emildiğinde Ahtapotlar Kör Olabilir

Published

on

Hafif parçacıkları görsel bilgi haline getirmek çok zor bir iştir ve vücudunuz işin yapılması için oksijene güvenir. Bu, karada iki bacak üzerinde yürürken veya sekiz bacakla denizde yüzerken de geçerlidir. Aslında, Deneysel Biyoloji Dergisi’ ndeki son bir araştırmaya göre, kalamar, yengeç ve ahtapot gibi deniz omurgasızları için mevcut olan oksijen miktarı, önceden düşünüldüğünden çok daha önemli olabilir. 24 Nisan’da çevrimiçi yayınlanan araştırmada, araştırmacılar, hayvanlar 30 dakikadan daha kısa bir süre boyunca düşük oksijenli ortamlara maruz kaldıklarında dört deniz larva türünde (iki yengeç, bir ahtapot ve kalamar) retina aktivitesinde önemli bir düşüş gördüler. Bazı türler için, oksijen seviyelerindeki minik bir düşüş bile, hemen görme kaybına neden oldu ve sonuçta, oksijen tekrar geri çekilmeden önce toplamda neredeyse körluğe neden oldu.

Lider California’ daki La Jolla’ daki Scripps Oşinografi Enstitüsü’ nde doktora adayı olan önde gelen araştırma yazarı Lillian Mc Cormick’ e göre, bazı görme bozukluğu türleri, okyanusun yüksek oranda doygunluğa sahip yüzeyi ile günlük beslenme rutinleri sırasında hipoksik (düşük oksijenli) derinlikleri arasında göç eden bu türler için günlük bir gerçeklik olabilir.Ve okyanusdaki oksijen seviyeleri dünya genelinde düşmeye devam ettikçe, kısmen iklim değişikliğinden dolayı, bu canlıların taşıdığı riskler artabilir. “İklim değişikliğinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden endişeliyim,” diyen McCormick Live Science’ a şunları da söyledi: ” görme bozukluğu denizde daha sık olabilir.” Kafadanbacaklıların gözlerine elektrot takıldı. Yeni çalışma için McCormick ve ekibi market kalamarını (Doryteuthisopalescens), iki noktadan oluşan ahtapot (Ahtapot bimaculatus), ton balığı yengeci (Pleuroncodesplanipes) ve zarif kaya yengecini (Metacarcinusgracilis) araştırdı. Bu türlerin hepsi Güney Kaliforniya’ nın Pasifik Okyanusu’na özgüdür ve hepsi dikey göç olarak bilinen günlük bir dalış rutini içindedir. Geceleri, beslenmek için yüzeye yakın yüzüyorlar; gün geçtikçe güneşten saklanmak için daha derinlere inerler.

Bu canlılar su sütununda yukarı ve aşağı yerdeğiştirdiklerinde, oksijen kullanılabilirliği çarpıcı biçimde değişir. Okyanus, yüzeyin yakınında, havanın ve suyun birleştiği ve çok sayıda kabuklu ve kafadanbacaklının gün boyunca saklandığı yüzeyin 50 metre altında oksijenle daha az doygunlukta bulunan oksijenle doludur. Bu günlük oksijen salınımının hayvanların görüşünü etkileyip etkilemediğini bulmak için McCormick, test larvalarının her birinin gözlerine küçük elektrotlar taktı, bunların hiçbiri 0,15 inçten (4 milimetre) daha uzun değildi. McCormick, bu elektrotlar, larvaların gözlerindeki elektriksel aktiviteyi kaydetti; retinaları ışığa – “bir EKG gibi, ama kalbiniz yerine gözleriniz için”- tepki gösterdi. Her larva daha sonra bir su deposuna yerleştirildi ve suyun oksijen seviyesi sabit bir şekilde düşürülürken parlak bir ışığa bakmak için yapıldı.

Seviyeler yüzde 100 hava doygunluğundan, okyanus yüzeyinde bulmayı beklediğiniz oksijen seviyelerinden, şu anda yaşadıklarından daha düşük olan yüzde 20 doygunluğa düştü. Bu düşük oksijen durumundan 30 dakika sonra, oksijen seviyeleri yüzde 100’e geri yükseltildi. Dört türün her biri biraz farklı bir tolerans gösterse de, dördü de düşük oksijen ortamına maruz kaldığında görmeye karşı belirgin bir darbe aldı. Genel olarak, her larva retinal aktivitesi düşük oksijen koşullarında yüzde 60 ile yüzde 100 arasında kaldı. Bazı türler, özellikle de piyasadaki kalamar ve kaya yengeci, araştırmacılar tanktaki oksijeni düşürmeye başlar başlamaz görüşlerini kaybetmeye başladıkları için çok hassas olduklarını gösterdi. McCormick, “En düşük oksijen seviyesine ulaştığında, bu hayvanlar neredeyse göremiyordu ,” dedi. İyi haber, görme kaybının kalıcı olmadığı. Tamamen doymuş bir oksijen ortamına geri döndükten sonraki bir saat içinde, bütün larvalar görüşlerinin en az yüzde 60′ ını geri kazandılar ve bazı türler yüzde 100 işlevselliğe geri döndü.

Suda görme kaybı

McCormick, Pasifik’ in Güney Kaliforniya yakınlarında doğal olarak birçok düşük oksijen durumu yaşadığı için, bu çok hassas türlerin her gün bir çeşit görme bozukluğuyla baş etmeye çalıştığını söyledi. (Yine de kesin olabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.) McCormick, umulur ki bu risk altındaki türlerin doğal olarak kaçınma davranışları geliştirdiğini, böylece ciddi görme bozukluğu ortaya çıktığında okyanusun daha yüksek oksijen kısımlarına yüzdüklerini de sözlerine ekledi. Bununla birlikte, McCormick, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı deoksijenasyonun(Oksijenin uzaklaştırılması veya tüketilmesi olayı.) bu türlerin uyum sağlamasını zorlaştırabileceğini söyledi. Nature dergisinde 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, toplam okyanus oksijeni seviyelerinin son 50 yılda dünya genelinde yüzde 2 oranında azaldığı ve 2100 yılında da yüzde 7 oranında eklenmesi gerektiği öngörülmektedir.

İklim değişikliği, bu kayıpları yönlendiren önemli bir faktördür, Nature araştırması, özellikle okyanusun üst kısımlarında, McCromick’in çalıştığı larvaların hayatlarının çoğunu harcama eğiliminde olduğunu buldu. Bu ısınmaya bağlı deoksijenasyon – bölgedeki yüzeye yakın oksijen seviyelerini bölgede tutarsız kılan rüzgar ve su sirkülasyon düzenleri gibi doğal güçlerle birleştiğinde, en savunmasız canlıların en çok ihtiyaç duyduklarında görüşlerini kaybetmelerine neden olabilir. McCormick, risk altındaki hayvanlar, yüzeye yakın yiyecek aramada daha az etkili olabilir ve aralarında belirsiz avcı izlerini kaçırabilir. Çok ağır bir ihtimal – ancak, bu yaratıklar potansiyel olarak zararlı hatalar yapmadan önce gerçekten aldığı oksijenle ilişkili görme kaybı miktarını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. “Bir sonraki sorun, retina bozukluğu görsellikte ne kadar bir değişime eşittir?”

Editörün Notu: Bu hikaye larvaların ölçümünü düzeltmek için güncellendi. Uzunluğu 1,5 inç değil 0,15 inçten küçüktür. Hikaye ayrıca deniz omurgasızlarının normal ortamlarında yüzde 20 oksijen satürasyonu yaşamadıklarını not etmek için güncellendi.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.livescience.com/65495-low-oxygen-blinds-octopuses.html

Continue Reading

Ekoloji

Pasifik Okyanusu ’nun derinliklerinde arsenik soluyan Mikroorganizmalar keşfedildi!

Published

on

Hayat dediğimiz şey çok kırılgandır. Binlerce farklı dinamiğin, canlıların hayatını etkilemek için hali hazırda beklediğini söyleyebiliriz. Ancak yaşayan organizmalar beklenmedik sıkıntıları farklı yollarla aşma konusunda büyük bir yeteneğe sahiptir. Buna verebileceğimiz en güncel örnek, tropikal Pasifik Okyanusunda, metabolizmasında arsenik kullanabilen mikroorganizmaların keşfidir. ABD Ulusal Bilimler Akademisi Bildirilerine göre araştırmacılar oksijenin olmadığı bölgelere özgü metabolizmaların incelemelerini yaparken, hücresel solunum için arsenik kullanan küçük bir mikroorganizma yüzdesinin (bir taneden daha az) varlığını keşfetti. Bir avuç mikroorganizmanın arsenik kullandığı keşfedildi ancak bilim insanları okyanusta bunu yapan gelişmiş organizmalara tam olarak rastlayamadı.Araştırmacılar mikroorganizmalardaki bu kabiliyetin antik Dünya’dan geldiğine inanıyor.

Antik Dünya döneminde oksijen kıt olduğu için ilk yaşam formları oksijen kullanamadı. Bunun yerine okyanuslarda bulunan arsenik, enerji kazanım yöntemlerinden biri haline gelmişti. WHOI ve MIT’den Dr. Jaclyn Saunders “Okyanusta bugün varlığını sürdüren bu arsenikle solunum yapan organizmalarla ilgili en güzel şey, okyanusta oldukça az miktarda bulunan arsenik ortamda genlerini muhafaza etmeleridir. Bu da diğer arsenik oranı az olan ortamlarda arsenikle döngü kurmuş organizmaları arayabileceğimiz anlamına gelir” dedi. Bu araştırmanın başlangıç noktası, okyanusta görülen bazı arsenik iyonlarının tipinde oluşmuş belirgin yapısal farklılıklardı.

Araştırmacılar bu yapısal tutarsızlığın bazı canlı organizmalardan kaynaklanmış olabileceğinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden alansal inceleme başlatıp, kanıt aramaya koyuldular. Washington Üniversitesi’nde oşinografi profesörü olan komisyon yazarı Gabrielle Rocap, “Okyanuslarda uzun zamandır çok düşük seviyelerde arsenik bulunduğunu biliyoruz. Fakat organizmaların geçimini sağlamak için arsenik kullanıyor olabileceği fikri bütün metabolizma sistemleri için açık okyanus oldu. Bu keşif bile bizlere okyanusta hala bilmediğimiz ne kadar çok şey olduğunu gösteriyor” dedi.

Araştırma ekibi, organizmaların genomik bilgilerini parçalar halinde topladı. Bu parçalar organizmaların arsenikle nasıl başa çıkabildiklerini gösterdi. Organizmaların her birinin arsenat veya arsenit molekülleri ile uğraşan iki genetik yol haritası kullandıkları keşfedildi. Bu organizmalar gibi zamanla oksijensiz ortamlarda büyüyen çok fazla tür bulunamadı. Araştırma ekibi, bu oksijen içermeyen bölgelerin küresel ısınmadan dolayı giderek büyümesinden endişeleniyor. Ekip için bir sonraki adım, organizmaların çevrelerine nasıl adapte olduklarını daha iyi anlamak için organizmaların tüm genomunu çıkarmak olacak.

Editör / Yazar: O. Can CANİKLİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/there-are-arsenicbreathing-microorganisms-in-the-pacific-ocean/

Continue Reading

Öne Çıkanlar