fbpx
Connect with us

Astrofizik

Dünyadaki Yaşam Başka Bir Yıldız Sisteminden Gelmiş Olabilir mi?

Published

on

Araştırmacılar; yaşamın aslında çok daha önceden , tuhaf, puro şeklindeki nesne ‘Oumuamua’ gibi yıldızlararası bir ziyaretçi gemisi ile çok uzaklardan dünyamıza seyahat etmiş (gelmiş) olabileceğini belirtmişlerdir. Geçen sonbaharda iç güneş sisteminden yakınlaştırılan ‘Oumuamua’, yörüngemizde gözlemlenen ilk onaylanmış yıldızlararası nesnedir. Ancak bu, buraya ilk defa ulaşan yıldızlararası bir ziyaretçi olduğu anlamına gelmez, aslında bu ifadenin yanından bile geçemez. Gezegen bilim adamı Bill Bottke geçen ay Berkeley, California Üniversitesi’ ndeki Atılım Tartışması konferansında bir panelde yaptığı konuşmada, ‘Oumuamua gibi bir şeyin, güneşin herhangi bir zamanında yaklaşık 1 AU’sunda , mutlaka bir tanesinin bulunduğunu düşünüyoruz’ demiştir. Aynı zamanda Boulder, Colorado’daki Güneybatı Araştırma Enstitüsü’ndeki Uzay Çalışmaları Bölümü’nü yöneten Bottke, ‘Ve bunun gerçekten ilginç bazı etkileri var’ diye eklemiştir.Bu tür bir ima, ‘Oumuamua’ benzeri nesnelerin, panspermia olarak bilinen bir fikir olan kozmos çevresinde dünyadan dünyaya yaşam transferinde oynayabileceği rolü üzerine odaklanmaktadır. ‘Oumuamua’ nın kesin büyüklüğü net olarak bilinmiyor, ancak araştırmacılar en uzun boyutunda 2.600 feet(800 metre)’den daha az yayıldığını düşünmektedirler.

Bu arada nesne, güneşten uzaklaştığında ‘gravürsüz ivmelenmeyi (yerçekimsiz hızlanma)’ göstermiştir ve araştırmacılarda ‘Oumuamua’ nın bir tür uzaylı uzay aracı olabileceği düşüncesini savunmalarına sebep olmuştur. Ancak fikir birliği olan görüş, nesnenin ara yüzünün buzlu olduğu ve garip hareketlerinin kuyruklu yıldız gibi dışa taşmalardan kaynaklandığı yönünde olmuştur. Atılım Tartışma panelinde, Hawaii Üniversitesi Astronomi Enstitüsü’ nden astrobiyolog Karen Meech, ‘Bu bize buzların bu yıldızlararası mesafelerde dayanabileceğini gösteriyor’ demiştir ve kuyruklu yıldızlar ve kendi güneş sistemimizdeki diğer küçük cisimler üzerine yapılan daha önceki araştırmalar, ‘Oumuamua’ benzeri nesnelerin iyi bir ısı yalıtımı ve radyasyon koruması sağladığını öne sürmüştür.

Bu, bu nesnelere otostop çekmek isteyen herhangi bir mikrop için iyi bir haber aslında. Meech, ‘Muhtemelen iç kısımda önemli bir korumaya sahip oluyorsunuz ve radyasyon alanıyla derinleşmiyor veya vücuttaki 10, 20 metre [33 ila 66 fit] derinlikte süpernovalardan ısıtma yapıyorsunuz’ demiş ve ‘Öyleyse, bazı eyaletlere bazı canlı organizmaları getirebileceğiniz düşüncesi, bu canlı organizmalar soğuk ve derin dondurucuda korunabilir, ve dolayısıyla bu düşünce, dış güneş sistemimizden gelmekten farklı olmaz’ şeklinde konuşmasına devam etmiştir.

Gökbilimciler henüz ‘Oumuamua ‘nın doğduğu yıldız sistemini tanımlayamamışlardır, bu yüzden ne kadar uzun zaman önce nesnenin karanlığa atılıp atılmadığını ve soğuk bir sarfiyattan (atık) ibaret olup olmadığını tam olarak bilememekteyiz. Meech, ancak belki de bu nesnenin 10 milyon yıl veya bundan daha da uzun süredir yıldızlararası uzayda yolculuk yapmış olabileceğini söylemiştir. ‘Oumuamua ‘ya ait herhangi bir olası varlığın, Dünya ile bir etkileşimi atlatabileceği veya atlatamayacağı net değildi. Meech, buzlu nesnenin gezegenimize göre yaklaşık 134.000 mil (215.000 km / s) hızla mermi gibi bizi geçtiğini söylemiştir. “Bu çok yüksek bir darbe hızı” diye de belirtmiştir. (Ayrıca dediğine göre; bu hız daha da yüksek olabilirdi. ‘Oumuamua’ güneş sistemimizin düzleminin üstünden geldi ve bize daha hızlı, kafa kafaya vurabilecek yıldızlar arası bu cisim yaklaşık 225.000 mil veya 360.000 km / s hıza da sahip olabilirdi.)

Penn Eyalet Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Anabilim Dalı profesörü Steinn Sigurdsson, Atılım Tartışması toplantısında farklı bir konuşma sırasında ‘Fakat ‘Oumuamua’ ve akrabalarının oldukça kabarık olduğu düşünülüyor, bu nedenle Dünya’yı etkileyen herhangi birinin nispeten yavaşça “karaya düşmesi” ve atmosferimize çarptıklarında açılmaları olası bir durum’ demiştir.
Sigurdsson dediğine göre , Harvard Üniversitesi’nin astronomu AviLoeb ve diğerleri tarafından yapılan hesaplamalar, Sigurdsson’un kendi hesaplamalarının yanı sıra, ayrıca yaklaşık 100 ‘Oumuamua’ benzeri nesnenin gezegenimizin yaklaşık 4.6 milyar yıllık tarihinde göze çarptığını da bizlere göstermektedir. (Bu cisimlerin rastgele yörüngelerde olduğu varsayılmaktadır – yönlendirilmiş panspermi olarak bilinen bir fikir olan akıllı uzaylılar tarafından özel olarak bu nesneler kendi yollarına gönderilmemişlerdir.) “Şimdi, ya içlerinde biyota varsa? Bilemiyoruz tabii ki” demiştir. “Belki de bir tanesini yakalayıp araştırmalıyız ha?”

Harvard’ın astronomi departmanına başkanlık eden ve son zamanlarda’ Oumuamua’nın uzaylı bir yelkenli olabileceğini iddia eden bir makale hazırlayan Loeb,’’Oumuamua’yı yakalamak mümkün değil’ demiştir.‘Objenin şu an nerede olduğunu bile tam olarak bilmiyoruz, bu yüzden herhangi bir takip probu güçlü (ve ağır ve pahalı) bir teleskopla donatılmak zorunda olacaktır. Ve ‘Oumuamua’yı yakalamak için yeterince hız kazanmayı, tehlikeli bir mesafeden güneşin etrafında sapan atmayı gerektirir.’ Loeb Atılım Tartışması panelinin soru-cevap bölümünde “Bir sonraki yıldızlararası nesneyi aramak çok daha mantıklı olacaktır” demiştir. Loeb, önümüzdeki yıl Şili’de gökyüzünü gözlemlemeye başlaması planlanan güçlü Büyük Sinoptik Araştırma Teleskopunun, muhtemelen her ay çalışacağını ve çalıştığı zaman iseher ayda yaklaşık bir yıldızlararası nesneyi görebileceğini eklemiştir.“Bu yüzden, sadece birkaç yıl bekleyin ve ayda bir tane keşfedip inceleyin ve çok daha az maliyetli olanların peşinden gidin” demiş ve “Onların bize yaklaşımları konusunda tespitlerde bulunursanız, aslında onları yarı yolda, göreceli olarak daha düşük hızlarda da karşılayabilirsiniz” diye devam etmiştir.

Elbette, hayatın çok uzun zaman önce Dünya’ya nispeten kısa bir atılım(sıçrayış) yapmış olması da mümkündür. Güneş sistemimizdeki karasal gezegenler, buradaki dünya üzerinde giderek artan Mars meteorları koleksiyonunun kanıtladığı gibi, düzenli olarak kayaları değiştirmektedir. Nitekim, bazı araştırmacılar hayatın, muhtemelen Kızıl Gezegen ‘de başladığını ve dünyaya güçlü bir etkiyle uzayda yer alan bir kaya ile giriş yaptığını düşünmektedir. Tüm bunların söylenmesi ile,panspermia, (yıldızlararası veya yerel, yönlendirilmiş veya doğal) hayatın Dünya’da ortaya çıkmasına ilişkin standart (kanonik) bir açıklama değildir. Sonuç olarak, bunun için elimizde bir kanıt yoktur ve bu yüzden de çoğu araştırmacı Occam’ ın Usturası (Occam’sRazor) Teorisine katılmaktave yaşamımızın, mavi bilyemize (dünyamıza) özgü olduğunu düşünmektedirler.

Editör / Yazar: Zeynep Erva Şahin

Kaynak: https://www.livescience.com/65405-did-earth-life-come-from-another-star-system.html

Astrofizik

Karanlık Madde Nedir

Published

on

Karanlık maddenin varlığı ortalama 70 yıl kadar önce İsviçreli bir gökbilimci olan Fred Zwicky tarafından fark edilmiş ve o günden sonra da sürekli olarak doğrulanmıştır. Şimdi Fred Zwicky’nin izlemiş olduğu yöntemi bir örnek ile anlamaya çalışacak olursak; Ay, Dünya’nın üzerine düşmüyorsa ki bunu Newton’dan beri biliyoruz, bunun nedeni gezegenimizin çevresinde bir yörüngede olmasıdır. Dünyanın çevresindeki dönme hızı ona tam da onu gezegenimize doğru çeken kütle çekim kuvvetine karşı koymak için gereken merkezkaç kuvvetini sağlar. Eğer daha hızlı dönseydi uzay boşluğuna doğru sürüklenirdi ve biz de onu kaybederdik. Yine aynı şekilde Dünya daha büyük kütleli olsaydı Ay’ın da mevcut uzaklığında bu dengeyi koruyabilmek için daha hızlı dönmesi gerekecekti. Bu şekilde Ay ’ın yörünge hızından yola çıkarak Dünya’ nın kütlesini ölçebiliriz.

karanlik-madde-nedir

Bu yöntem Dünya’ nın yörünge hareketinden yola çıkarak da Güneş’ in kütlesini öğrenmemizi de sağlamaktadır. Yine bu aynı teknik galaksinin merkezi çevresindeki yıldızların yörüngesine de uygulanabilir. Mesela Güneş’ in Samanyolu’ nun merkezinin çevresindeki dönüşünü yaklaşık saniyede 200 km hızla 200 milyon yılda tamamlar. Fakat bu noktada karşımıza bir problem çıkar. Galaksinin, yıldızları merkezine doğru çeken görünür kütlesi yani yıldızlar, bulutsular vs. onları yörüngelerinde tutmak için yeterli değildir. Bu yörüngenin korunabilmesi için yıldızlar ile galaksinin ortası arasında yaklaşık 10 kat daha fazla madde bulunması gerekir.

Diğer bir deyişle, galakside teleskoplarımız ile gözlemlediğimiz yıldız ve bulutsulardan başka bir şey olmasaydı, yıldızlar hızla uzaklaşıp galaksiler arası boşluklara doğru giderlerdi. Aynı sorun benzer çalışmaların yapıldığı diğer galaksilerde de karşımıza çıkmaktadır. Galaksilerde başka bir bileşen daha olmalıdır, bu bileşen görünmezdir yani foton yaymaz, yıldız ve bulutsuların toplamından yaklaşık 10 kat daha büyük kütlelidir ve alışık olduğumuz madde gibi çevresindeki cisimleri kendine çekme özelliğine sahiptir. İşte buna Karanlık Madde denilmektedir.
Yıldızların hareketlerine değil de galaksi yığınları içinde galaksilerin kendilerinin hareketlerine yönelik başka pek çok gözlem, nitelik bakımından görünmez maddenin varlığı ve nicelik bakımından ( görünür maddenin yaklaşık 10 katı büyüklüğünde ) bizi aynı sonuca götürecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://science.nasa.gov/astrophysics/focus-areas/what-is-dark-energy

Continue Reading

Astrofizik

Karanlık Enerjinin Zayıflığı Süpernovaların Hepimizi Öldürmüyor Olmasının Nedeni Olabilir

Published

on

Evrende neden var olduğumuz sorusu hala gizemini koruyor. Bilimin ve felsefenin temel sorularından biri olan varlık bilinmezine farklı bir bakış açısı da insanlığın hala yaşamaya devam ediyor olmasının neye bağlı olduğu sorusunda kilitleniyor. Şimdi bilim insanları tarafından insanlığın süpernova patlamaları esnasında neden yutulmadığını ve varlığını sürdürebildiğini açıklamada yeni bir bilgi keşfetti. Bilim insanlığın süpernova patlamaları sırasında yok olmamasının sebebi olarak karanlık enerjinin şaşırtıcı ölçüde zayıf olmasını gösteriyor. Karanlık enerji evrenin genişlemesini hızlandıran gizemli bir güçtür. Bu alanda yeni bir çalışmaya imza atan Tokyo Üniversitesi’de görevli bir astronom olan Tomonori Totani, “Bu, daha önce çok farklı alanlar olduğu düşünülen [karanlık enerji] ve astrobiyoloji arasında yeni bir bağlantı yaratıyor” diyor. Çoğu insan, karanlık enerjiyi (özellikle gökadaları birbirinden ayıran, her şeyi sağlayan güç) – zayıf olarak düşünmez.

Fakat kuantum mekaniğinin argümanlarına ve Albert Einstein ‘ ın yerçekimi denklemlerine dayanarak, bilim insanları karanlık enerjinin, gerçekte olduğundan en az 120 katı daha güçlü olması gerektiğini düşünüyor. Eğer karanlık enerji o kadar güçlü olsaydı, galaksilerin, yıldızların ve canlı varlıkların oluşumunu engelleyerek, erken evrende çabucak ayrışırdı. Bu, bazı bilim insanlarının evrende bulunan fizik yasalarının yaşamı şekillendirmek için ince şekilde ayarlanmış olduğunu söylediği antropik yasayı göz önüne almasına sebebiyet veriyor. Totani, meslektaşlarıyla birlikte, daha önce farklı karanlık enerji güçleri için evrenin evrimini simüle etmişti.  Bilim insanı bu modelleri, canlıları barındırabilecek galaksiler oluşturabilecek modellerle sınırlıyordu.

Bu modellemelerde karanlık enerjinin gerçekte olduğundan 20 ila 50 kat daha büyük olması gerektiği sonucuna ulaşıldı.Sonuç olarak karanlık fiziğin gözlemlenen zayıflığını tam olarak açıklayamasalar da saf fiziğe dayanan argümanlar üzerinde büyük bir gelişme sağlandı. Yeni hesaplamalarında, araştırmacılar karanlık enerjinin kozmosumuzda olduğundan yaklaşık 50 kat daha güçlü olduğu modellere daha yakından baktı. Galaksiler böyle bir evrende ortaya çıkabilirler.

Ancak bu durum sadece en erken dönemlerde, gizemli madde tam güce başlamadan ve her şeyi ayrı tutmadan önce olabilir. İlk evren oldukça yoğun olduğu için, şekillenmeyi başaran galaksiler, Samanyolu’ndaki gibi gökadalardan 10 kat daha yoğun yıldızlarla dolu olacaktır. Bu yoğun galaksiler, ortalama yıldız komşularına çok daha yakın olurlar. Kısa yaşamlar yaşayan ve ardından kışkırtıcı süpernovalar olarak patlayan devasa yıldızlar, yakınlardaki gezegenlere ölümcül dozlarda radyasyon verirler, var olan herhangi bir yaşamı sterilize ederler ve hiç gözlemci bırakmazlar.

Araştırmacılar, daha önce düşünülmemiş olan bu etkinin evreni hayata elverişli hale getireceğini hesapladılar. Bu nedenle, karanlık enerjinin gözlenen zayıflığı, neden burada olduğumuzun sebebi olarak tanımlandı. Totani, gelecekteki astrobiyologların hayatın galaksinin en yoğun bölgelerinde çok daha nadir olduğunu bulması halinde teorisinin daha da güçleneceğini söylüyor.

Kaynak: http://www.sciencemag.org/news/2018/05/dark-energy-s-weakness-may-be-why-supernovae-didn-t-kill-us-all

Continue Reading

Astrofizik

Karanlık Madde, Sıradan Madde ile Nasıl Etkileşir?

Published

on

Kaliforniya Üniversitesi’nden fizikçi Hai-BoYu gibi bir bilim adamlarından oluşan uluslararası bir ekip, karanlık maddenin normal madde ile nasıl etkileşime girebileceğine dair koşulları araştırdı. Bu çalışma karanlık madde parçacığını tanımlamaya ve Dünya’da tespit etmeye yardımcı olabilecek. Karanlık madde – uzayda olmayan boşluklu malzeme – evrendeki maddelerin yüzde 85’ini oluşturmaktadır. Normal maddenin aksine, karanlık madde ışığı algılamaz, yansıtmaz veya yayarak algılamayı zorlaştırır.  Fizikçiler karanlık maddenin var olduğunu ve görünür madde üzerindeki yerçekimsel etkisinin olduğunu tespit etti. Ancak tespit edemedikleri durum karanlık maddenin sıradan madde ile nasıl bir etkileşime sahip olduğu. Karanlık maddenin doğrudan tespiti için yapılan araştırma, deneysel odak, WIMP’ler üzerinde ya da karanlık parçacıkları meydana getirdiği düşünülen hipotetik parçacıkların zayıf etkileşimli kütlesel parçacıkları üzerinde yapıldı. Yu’nun uluslararası araştırma ekibi, konuyla ilgili WIMP paradigmasına karşı çıkacak farklı bir teoriyi ortaya attı.

Ekip, kendisiyle etkileşime giren karanlık madde modeli veya galaktik dönme eğrilerinde gözlemlenen çeşitliliği açıklayabilen SIDM teorisi üzerinde duruyor.  İlk olarak 2000 yılında bir çift seçkin astrofizikçi tarafından önerilen SIDM, 2009’da başından beri hem parçacık fiziği hem de astrofizik topluluklarında popüler oldu.  SIDM kısmi olsa daYu ve arkadaşlarının yaptığı işlere yardımcı oldu. 2016 ve 2017 yıllarında Çin’de yapılan Pandax II deneyinde karanlık madde parçacıkları sıvılaştırılmış yüzeyle çarpıştırılınca iki eşzamanlı sinyal elde edildi. Bunlardan birisi fotonlar, diğeri ise elektronlardır.

Yu, PandaX-II’nin karanlık maddenin normal maddeyle “yani” proton ve nötronlarla etkileşime girdiğini varsaydı. Bu etkileşim yerçekimi etkileşiminin dışındadır. Sadece yerçekimi etkileşimi yeterli olmayacaktır. Araştırmacılar daha sonra bu etkileşimi tanımlayan bir sinyal aradı. Ek olarak, PandaX-II karanlık madde ve normal madde arasındaki etkileşimlere aracılık eden “aracı parçacık” ı, WIMP paradigmasında bulunan aracı parçacıktan çok daha az kütleye sahip olduğunu varsayıyor. Yu’nun, WIMP paradigması bu aracı parçacığın çok ağır olduğunu varsayıyor.  Yaklaşık olarak bir protonun kütlesinin 100 ila 1000 katı. Astrofizik gözlemlerde, tüm tahminlerini görmüyoruz.

Diğer taraftan, SIDM modelinin arabulucu parçacığın kütlesinden yaklaşık 0.001 katı büyüklükte olduğu varsayılıyor. Karanlık madde parçacığı, cüce gökadalardan galaksi kümelerine kadar olan astrofiziksel gözlemlerden çıkarılmıştır.Dünyanın en hassas doğrudan algılama deneylerinden biri olan PandaX-II, karanlık madde partikülü tespit edildiğinde SIDM modelini doğrulamak için kullanıldı. Parçacık fizikçilerinin karanlık maddeyi anlama girişimleri henüz laboratuvardaki karanlık madde için kesin kanıtlar sağlamıştır. Karanlık madde parçacıklarının sıradan maddeyle etkileşimi, modern fiziğin kutsal mezarlarından biridir ve karanlık maddenin temel parçacık özelliklerini anlamada en iyi umudu temsil etmektedir.Geçtiğimiz on yıl boyunca, SIDM’de bir dünya uzmanı olan Yu, karanlık maddenin parçacık özelliklerini astrofiziksel verilerden anlamanın yollarını arayarak parçacık fiziği ve kozmolojiyi bir araya getirme çabasına girişti. Bilim insanları karanlık maddenin etkileşimiyle ilgili verileri ve karanlık maddenin doğasını incelemeyi sürdüreceklerini açıkladı.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2018/07/180713093545.htm

Continue Reading

Öne Çıkanlar