fbpx
Bizi Takip Edin

Evrim

İşte, Vücudunuzda Evrimin Kanıtı

Yayınlandı

üzerinde

Bu düşünce biraz saldırgan gelse de vücut artık hiç ihtiyacınız olmayan antik kalıntılarla dolu bir müzedir. Yirmilik dişler, tuhaf şekilde kulaklarını sallayabilen insanlar gibi birçok garip şey ataların hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu olgulardır. Bu tuhaf kalıntılar sadece binlerce yıldır ortadan kaybolacak kadar değerli olmadıkları için insanlarda görülmeyi sürdürüyor. Bu bulgular sadece doğal seçilim yoluyla evrim çerçevesi için anlam ifade ediyorlar.

İşte tam bu noktada kendinizde bir bulguyu test edebilirsiniz. Bileğinizi içe doğru kıvırdığınızda muhtemelen bilekte yükselen bir tendon görünecektir. Eğer bu tendon siz de bulunmuyorsa şanslısınız. Dünya üzerindeki yüzde 10 ile 15 arasındaki insan popülasyonunda kollarından birisinde ya da her ikisinde bu önemli özellik bulunmuyor. Bu tendon, çoğumuzun sahip olduğu bir kas olan palmarislongus’a bağlıdır. Ancak orada olması için gerçekte hiçbir sebep yoktur. Bu kasın varlığı, kası olmadan doğanlardan daha belirgin bir kavrama ya da tutma gücü vermiyor. Aslında bu tendon oldukça önemsizdir. Cerrahlar herhangi bir ameliyat durumunda onu çıkarırlar ve vücudun herhangi bir başka yerinde rekonstrüktif veya plastik cerrahi prosedürleri için kullanırlar. Öyleyse neden işe yaramaz bir doku parçası vücudumuzda duruyor? Bilim insanları günümüzde birçok memeli türünde palmarislongus’un mevcut olduğunu buldu. Ön kolları lemurlar ve maymunlar gibi hareket ettiren canlılarda bu kas en gelişmiş düzeydedir.

Bir diğer evrimsel kanıt olan kulakların hareket etmesi atalarımız için önemli parçalardan birisidir. Günümüzde birçok hayvan (ceylan, tavşan, kedi vb.) sesin kökenini tespit edebilmek için kulaklarını kıpırdatır. Evrim geçirmeden önce atalarımızda milyonlarca yıl önce bunu yapabiliyordu. Günümüz insanı kulak hareketine katılan kasların 3 tanesini hareket ettirememektedir. Çalışmalar kulak kaslarının seslere hala yanıt vermeye devam ettiğini gösteriyor. Kulaklarımız hareket edecek kadar güçlü tepki vermiyorlar. Ama yine de en iyi biçimde tepki gösteriyorlar.
Kaynak: https://www.sciencealert.com/proof-evolution-you-can-find-on-your-body-palmaris-longus-tendon-video-vox

Reklam Alanı
1 Yorum

1 Yorum

  1. Cimi

    Aralık 19, 2018 at 1:04 pm

    “Öyleyse neden işe yaramaz bir doku parçası vücudumuzda duruyor? ”
    “Cerrahlar herhangi bir ameliyat durumunda onu çıkarırlar ve vücudun herhangi bir başka yerinde rekonstrüktif veya plastik cerrahi prosedürleri için kullanırlar.”

    Makalenin içindeki cevaba bak yeter.Yaw hakkaten sitenin ismiyle uyum sağlıyor bu haber.Herşeyi yaratan Allah,senin vücudun içinde bir yedek parça koymuş oraya al tamir et diye.
    Biraz işe yarayacak bilimle uğraşında insanlık fayda görsün

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilim

Kanserin evrim süreci nasıl işliyor?

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Kanser tümöründeki hücreler de doğadaki canlılar gibi değişip evrim geçiriyor. Bu sürecin nasıl işlediğini anlamak kanseri daha başında yenmemizi kolaylaştıracaktır. Rakamlara bakılırsa kansere karşı zafer hala uzak görünüyor. ABD’de bir insanın yaşamı boyunca kanser olma riski erkeklerde yüzde 42, kadınlarda yüzde 38. İngiltere’deki Kanser Araştırmaları Vakfı ise bu oranı sırasıyla yüzde 54 ve 48 olarak veriyor. 2015 itibariyle İngiltere’deki kanserli hasta sayısı 2,5 milyona ulaştı. Bu her yıl yüzde 3’lük bir artış, başka bir deyişle beş yılda 400 bin ekstra kanser hastası demek. Bu rakamlar kanserin giderek daha yaygınlaştığını gösteriyor. Peki neden birçok insan hayatının bir döneminde kanser oluyor? Aslında kanser evrim sürecinin kötü bir yan ürünüdür. İnsan gibi büyük ve karmaşık bir yapıya sahip hayvanlar bu özelliklerinden dolayı kansere yatkındır.  Hücre bölünmesi
Kanserin nasıl oluştuğunu anlamak için vücudumuzdaki temel bir işleyişe bakmak gerekir: Hücre bölünmesi. Hepimizin kökeni bir yumurta ile sperm hücresinin birleşmesine dayanıyor. Birkaç gün içinde yumurta ve sperm birkaç yüz hücre içeren bir topak haline gelmiştir. 18 yaşına geldiğimizde bu hücreler o kadar çok bölünerek çoğalmıştır ki vücudumuzda ortalama ne kadar hücre olduğu konusunda bilim insanlarının öne sürdüğü rakamlar arasındaki fark bile trilyonlarla ifade edilir.  Vücudumuzdaki hücre bölünmesi sıkı bir kontrol altında gerçekleşir. Örneğin ellerimiz ilk büyümeye başladığında bazı hücreler “intihar” ederek parmaklarımız arasında boşlukların oluşmasını sağlar. Kanser de hücre bölünmesi ile ilgilidir; ama bir farkla: Kanserli hücre, diğer hücrelerin tabi olduğu kontrollü bölünme kurallarını çiğner. “Bu hücreler sanki farklı bir organizma gibidir” diyor Cambridge Üniversitesi’nden Timothy Weil. “Ne kadar hızlı bölünürse diğer hücrelerden daha fazla besin alabilecek ve tutunup büyüyebilecektir.” “Yetişkin hücreler sürekli kontrol altındadır. Ama kanser bu hücrelerde kontrolün kaybolması demektir” diyor Weil.
Mutasyon  Kanserin kontrolsüz bir şekilde büyümesi, P53 geni gibi hücre büyümesini önleyen genlerin kanserli hücrelerde mutasyona uğramış olması nedeniyledir. Fakat vücudumuz bu mutasyonları fark etme konusunda oldukça iyidir. Sahip olduğumuz biyolojik sistemler, mutasyona uğramış hücreler zararlı hale gelmeden devreye girerek onları ortadan kaldırır. Fakat mutasyona uğrayarak bozulmuş bu hücrelerin çok azı gözden kaçabilir. Bunlar zamanlar bölünüp çoğalarak milyarlarca sayıya ulaşıp tümör haline gelir. Tümör oluştuktan sonra, kanserli hücrelerin her biri yok edilinceye dek o kişide kanser var demektir. Çünkü birkaç tanesi bile sağlam kalsa hızla çoğalıp yeniden tümör oluşturabilir. Kanser hücrelerinin hepsi birbirinden farklıdır. Bölündüklerinde mutasyona uğrayıp değişirler. Yani kanser tümöründeki hücreler genetik olarak birbirinden farklıdır. Tıpkı diğer canlıların da zamanla genetik varyasyonlar geliştirdiği gibi. Bütün canlılarda olduğu gibi doğal seleksiyon yoluyla en güçlünün hayatta kalması süreci işlediğinden tümördeki hücreler de daha kanserli olacak şekilde evrilir. Tümörlerin genetiğinin sürekli değişime uğraması kanserin tedavisini zorlaştırıyor.
Tedavi yöntemleri  Kanser tümörünün kökünü bir ağacın gövdesi ve daha sonra mutasyona uğrayan hücreleri de farklı dalları olarak düşünebiliriz. Tümörün kökünü hedef alan terapiler bir süre sonra işe yaramaz hale geliyor; çünkü zamanla dallardan birindeki kanser hücreleri bu tedaviye karşı direnç geliştiriyor. Ortalama bir tümör bin milyar kadar kanser hücresi içerir. İngiltere’den kanser uzmanı Charles Swanton tümördeki üç ana mutasyonu hedef alarak direnç geliştiren kanserli hücre sorununu en asgariye indirmeyi deniyor. Ancak bu oldukça pahalı bir yöntem; çünkü tek tek hastaların kanserini inceleyip ilk ana mutasyonları bulmaları ve tedaviyi ona göre belirlemeleri gerekiyor.  İtalyan kanser uzmanı Alberto Bardelli ise farklı bir yöntem geliştirmiş. ‘Klon’ adını verdiği dirençli kanser hücrelerinin tümörde baskın hale geldiği zamanı kolluyor. Bu sırada kanser tedavisi için uygulanan ilacı keserek diğerlerinin gelişip dirençli olanları ortadan kaldırmasını sağlıyor. Sonra başka klonları diğerlerine karşı kullanıyor. Diğer klonlar üstünlük kazandığında yeniden ilaca başlıyor. Bunlar direnç geliştirmemiş olduğu için ilaç etkili oluyor. Bunu ‘klonlar savaşı’ olarak adlandırıyor Bardelli. Bu taktiğin işe yarayıp yaramadığı bu yaz başlanacak klinik deneylerde görülecek. Bu evrimsel yaklaşım işe yarayabilir; ama aynı zamanda kanseri ilk tetikleyen şeyin ne olduğunu anlamak gerekir. 2013’te araştırmacılar en yaygın kanser mutasyonlarını bulmak için hastaların genomlarını incelemeye başladı.
DNA tamiri  Glasgow Üniversitesi’nden Andrew Biankin, akciğer kanserinde sigara dumanına, cilt kanserinde morötesi ışınlara maruz kalmanın ve DNA’yı tamir yeteneğinde kalıtsal bir sorun olmasının önemli olduğunu vurguluyor. Bunların yanı sıra nedeni belli olmayan kanserler de var. Peki bu tür genetik değişikliklere yol açan şey nedir? Kanser tedavisi için yeni ilaçlar geliştirmek gerektiği gibi, önleme üzerinde durmanın daha önemli olduğunu vurgulayanlar da var. Amerikan Kanser Vakfı’ndan Otis Brawley, 1900’de kanserden ölüm 100 binde 65 iken, 90 yıl sonra 210’a çıktığını söylüyor. Fakat son 20 yılda alınan önleyici tedbirler sayesinde ölüm oranlarında yüzde 25 azalma kaydedildiğini ekliyor. ABD’de kanserden ölümlerin üçte biri sigarayla bağlantılı.  O halde sigara önlenebilir ölüm nedenlerinin başında geliyor. Kanserden ölüm oranları düşüyor olsa da kanser teşhislerinde bir artış söz konusu. Bunun bir nedeni, prostat kanserinde olduğu gibi, teşhis koymadaki gelişmeler ise diğeri de insanların çok daha uzun yaşamasıdır. “Uzun yaşadığınızda kanser olursunuz” diyor Biankin. Çünkü hücrelerimiz DNA’larının bütünlüğünü bu kadar uzun süre koruyacak kadar evrilmedi. Brawley 40 yaşın üstündeki insanların belli bir aşamada gen mutasyonuna uğrayarak kanser olacağını söylüyor.  Bu korkutucu olsa da doğal savunma sistemimiz birçok mutasyonu daha başlangıç aşamasında tespit edip tümör haline gelmesine izin vermeden ortadan kaldırıyor. “Vücudumuz milyonlarca yıldan beri geliştirdiği kaynakları kullanıyor” diyor Bardelli. “Umutluyum. Kanseri bir gün yeneceğimizden hiç şüphem yok. Bazen sorunun ne olduğunu tam tespit edemediğimizden başarısızlığa uğruyoruz. Ama bu kimsenin hatası değil, bilim böyle işliyor.” Kaynak: http://www.bbc.com/earth/story/20160601-is-cancer-inevitable

Devamını Oku

Arkeoloji

Tartışmalı iskelet erken insanlığın yeni bir türü olabilir.

Yayınlandı

üzerinde

Keşfedileli yirmi yıldan daha uzun olan, Güney Afrika’da keşfedilen, dikkat çekici bir iskeletin analizi nihayet yayınlandı ve bu örnek, erken insan atalarının soy ağacına yeni bir tür eklememiz gerektiğini gösteriyor. Analiz ayrıca türün iki ayak üzerinde daha uzun adımlarla ilerleyebilmek için evrimleştiğine dair kanıtlar bulundu. “Küçük Ayak” lakaplı örnek, ünlü “Lucy” fosilinin ait olduğu bir homolog grup olan Australopithecus türündendir. Lucy’nin türüne A. afarensis denir, ama A. Afarensisin de dahil olduğu, yaklaşık 1,5 milyon yıl önce Afrika’da yaşayan insan benzeri primatların diğer türlerini biliyoruz. Bulgular, fosillere kimin erişimi olması gerektiği konusunda uzun süredir devam eden tartışmaların ortasında ortaya çıktı. Sonuç olarak, on yıllardır fosil üzerinde çalışmakta olan ekip, örnek inceleme için fosile erişen ikinci bir araştırma grubunun çalışmalarından önce çalışmalarını duyurmak için ilk değerlendirmelerini çevrimiçi olarak yayınladı. Bir ömrün keşfi: Küçük Ayak fosili 1990’larda ortaya çıktı. Güney Afrika, Johannesburg’daki Witwatersrand Üniversitesi’nden Ronald Clarke’ın, Güney Afrika’daki Sterkfontein Mağarası’nda ele geçen bir kemik koleksiyonunu ayrıntılı olarak incelemesi istendi. 1994’te maymunlara ait olduğu düşünülen dört ayak kemiğinin, Australopithecus grubuna ait mevcut fosillere benzediğini buldu. Ayak kemikleri oldukça küçüktü ve Clarke’ın şu an ölen meslektaşı Phillip Tobias, bazılarının Kuzey Amerika’da yaşadığına inandığı Büyük Ayak’a gönderme olarak buna “Küçük Ayak” adını vermiştir. 1997 yılında Clarke ve iki meslektaşı aynı mağarada iskeletin, kayaya gömülmüş daha fazla kısmını buldular. On yıldan uzun bir süren bir süreçte kazıyı gerçekleştirdiler. Fosilleşmiş kemiğin kolayca dökülmesinden dolayı Clarke, kemikleri kayadan sadece bir hava yazıcısı kullanarak temizlemeyi seçti – bu, basınçlı bir hava püskürtmeli bir alettir. Clarke şunları söylüyor: “Bu iskeletle 20 yıl geçirdim, mağaranın derin karanlığında bir kayada bulduk, her kemiğini keşfettik ve sonra onları yeterince arındırdık, böylece onları yeniden bir araya getirmek için bloklar halinde sökerek temizledik.” Sonuç, insan benzeri erken primatlar hakkında bize çok şey anlatmayı vaat eden neredeyse tam bir iskelet.  Yaşlı bir bayan: Sonunda yayınlanan ilk çalışmaların yarattığı heyecan, Küçük Ayak’ın yaklaşık 130 santimetre boyunda yaşlı bir kadın olduğunun ortaya çıkmasıdır. Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden Travis Pickering tarafından yönetilen bir araştırmaya göre, Küçük Ayak’ın kolunun birinde yara vardı. Gençliğinde bir elinin üzerine düştüğünden şüphelenilmektedir ve sonuçta meydana gelen yaralanma hayatı boyunca onu rahatsız etmiştir. İngiltere, Liverpool Üniversitesi’nden Robin Crompton, onun nasıl yürümüş olabileceğini analiz etti. Uzuvları tamamen bozulmamış olarak keşfedilmiş, çağının ilk fosili olduğunu söylüyor. Crompton, “Bu hominin kendisinin üst kısmından daha uzun bacaklara sahipti” diyor. Bu, Australopithecus’tan önce gelen biraz daha eski hominin Ardipithecus’un bacaklardan daha uzun kollara sahip olması gibi, daha büyük maymunlarda olduğu gibi ve ilginç bir bulgudur. Crompton, “Bu bipedalizmde adım uzunluğu için seçilim yaşandığı anlamına geliyor” diyor. Küçük Ayak, bizim gibi nesneleri taşımakta iyi değildi. Ancak, ağaçlara tırmanmada modern insanlardan daha iyiydi. Bu onun yuvası için uygundu: geniş bir alana tropikal yağmur ormanlarının, kırık ormanlık alanların ve çayırların bir karışımı. Bir başka makalede Küçük Ayak’ı kaplayan tortular incelenmiş ve fosilin 3,67 milyon yaşında olduğu, daha önce de düşünülenden milyonlarca yaş fazla olduğu sonucuna varılmıştır.  Yeni bir tür mü? : Clarke on yıldan beri Küçük Ayak’ın bilinen Australopithecus türlerine ait olmadığını ve kendi başına yeni bir tür olarak adlandırılması gerektiğini savundu. Ona A. prometheus adını veriyor. Bu ad, Güney Afrika’daki Makapansgat’ta bulunan bir kafatası parçasını tanımlamak için 1948 yılında Raymond Dart tarafından kullanılmıştır. Dart antropolojide önemli bir isimdir, çünkü 1925’te ilk Australopithecus örneğini, Taung Çocuğu’nu tanımlamıştır. Fosilleri inceleyerek insanların Afrika’da evrimleştiğini iddia etmiştir. Çoğu biyolog kökenlerimizin Asya’da olduğunu düşünürken, Dart, diğer keşiflerin doğru olduğunu teyit edene kadar yıllar boyunca alay konusu olmuştur. Clarke, Küçük Ayak da dahil olmak üzere Sterkfontein’den gelen kemiklerin çoğunun A. africanus olmadığı konusunda ikna olmuş, bu yüzden A. prometheus ismini yeniden diriltmiştir. “Sadece kafatasının değil, iskeletin geri kalanında da birçok farklılık var” diyor. A. africanus’dan daha düz bir yüzü var, üst köpekler dişleri ve kesici dişler arasında büyük bir boşluk barından daha büyük dişlere sahiptir. Little Foot’ın diyeti de vardır. Dişlerine dayanarak, neredeyse bitkilerden başka hiçbir şey yememiştir. Clarke, “A. africanus otoburdu” diyor. Bununla birlikte, yeni verilerin yayınlanması, Witwatersrand Üniversitesi’ndeki bir iç anlaşmazlığın gölgesinde kalmıştı.  Yayınlamak için yarış: Clarke ve meslektaşı Lee Berger arasındaki tartışma, son yıllarda iki yeni tür hominin üzerineydi: Australopithecus sediba ve Homo naledi’nin keşfi. Berger’in ekibi, H. naledi’nin, sadece 250.000 yıl öncesine ait fosiller gibi ilkel görünümlü bir tür için beklenmedik bir şekilde genç olduğunu keşfetmişti. A. sediba da anormaldi, bu yüzden çeşitli hominin türleri arasındaki ilişkileri ortaya koymak için yeniden incelemeye karar verdiler. 2016 yılında Küçük Ayak’ı incelemek için bir üniversite komitesine başvurdular. “En azından 2008’den beri Küçük Ayak’a benzer yayınlar olduğunu söyledik” diyor Berger, bu yüzden Clarke’ın analizlerini neredeyse tamamlandığına inanıyor. Ancak Clarke, çalışmalarının yayınlanmasından önce Berger’e erişim izni vermek istemedi.
Clarke, “Bulduğum andan itibaren bunu üstlenmeye çalışıyor” diyor. Berger bunu reddediyor ve bir üniversite araştırmasına göre daha önce Küçük Ayak ile ilgili hiçbir şey yapılmadığını söylüyor. Clarke, Berger’in talebine direndi, fakat 2017’de üniversite, Berger’a erişim verilmesine karar verdi. Ancak, Berger’in 30 Kasım 2018’den önce yayınlayamadığını ve Clarke’ın ilkini yayınlamasına izin verileceğini belirttiler. Bu son tarihten birkaç gün sonra, ekipten Clarke’ın eşi olan Kathleen Kuman’ın da yer aldığı bioRxiv sitesinde ön baskı yer aldı. Bu çalışmalardan üçü Journal of Human Evolution’ın özel bir sayısı için tasarlanmıştır. Dördüncü – Küçük Ayak’ın bir kolunda yaralanma olduğunu ileri sürüyor – başka bir dergi için hazırlanıyor. Hiçbiri hakem incelemesini henüz tamamlamamıştır. Journal of Human Evolution, üç tane daha makale kabul etti, bunların hiçbiri henüz çevrimiçi olarak yayımlanmış değil. “Benim için kalça eklemi doğrulayıcı” diyor Crompton, bilinen başka hiçbir homininin Küçük Ayak ile aynı şekilde yürümediğine inanıyor.
Eğer A. prometheus gerçekten tanınmayan bir türse, New Scientist’ın geçen Aralık ayında 2018’de yeni bir hominin türünün bulunmuş olacağı tahminini doğrulayacaktı. Ancak, çoğu paleontolog bunun varlığını uzun süre tartışmıştır. Berger, Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden John Hawks ile birlikte American Journal of Physical Anthropology’de, derginin New Scientist ile paylaşacağı yeni bir makale yayımladı. Berger ve Hawks, A. prometheus isminin kullanılmaması gerektiğini çünkü Dart’ın ilk örneğinin yeni bir tür tanımlamaya yetecek kadar bilgilendirici olmadığını ileri sürdü. Gerçekten de, Dart kendisi nihayet bu konuda fikrini değiştirdi. Bu, taksonomik kurallara göre, türün resmi bir açıklaması olmadan ismin yeniden canlandırılamayacağı anlamına gelir. Hawks, Küçük Ayak’ın yeni bir türe ait olabileceğini, ancak şu ana kadar yayınlananlar hakkında karar vermenin mümkün olmadığını söylüyor “Bu makalelerde görmediğim şey veri” diyor. Şu anda fosilin diğer araştırmacıların incelemesine açık olduğunu söylüyor, Küçük Ayak çok önemli bir fosil olacak. Berger, Küçük Ayak’ın yeni bir türe ait olduğu konusunda yorum yapmıyor.
Çeviren: Bünyamin TAN
Kaynak: https://www.newscientist.com/article/2187639-exclusive-controversial-skeleton-may-be-a-new-species-of-early-human/

Devamını Oku

Evrim

20 yıl önce mağarada bulunan fosil: Yarı insan yarı maymun!

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

20 yıl önce Johannesburg yakınlarında bir mağarada bulunan fosil inceleme altına alındı ve ortaya çıkan bulgular bilim ve evrim dünyasında büyük heyecan yarattı. Bilim insanları Küçük Ayak’ın evrim halkalarından birini tamamlamaya yardımcı olabileceği belirtiliyor. Yeni yayınlanan bir çalışmaya göre bilinen en eski insan türlerinden Australopithecus’a ait bir bireyin beyni yarı insan ve yarı maymun özellikler taşıyor. ‘Küçük Ayak’ (Littfe Foot) adı verilen bu birey şimdiye kadar bulunan en eski Australopithecus ve tam 3,67 milyon yaşında. 20 yıl önce Johannesburg yakınlarında bir mağarada bulunan fosil inceleme altına alındı ve ortaya çıkan bulgular bilim ve evrim dünyasında büyük heyecan yarattı. Küçük Ayak fosili neredeyse tamamı günümüze kadar sağlam şekilde kalmış, hominin insan atasına ait nadir bir kafatasına sahip. Üzerinde yapılan son araştırmalarda Küçük Ayak’ın kafatası hassas lazerlerle taranınca ortaya yarı insan yarı maymun bir beyin yapısı çıktı.  HOMO SAPİEN’İN KUZENİ: Homininler milattan önce 4 ila 2 milyon yılları arasında Afrika’da yaşamış, modern insanın ataları olan Australopithecus (popüler adıyla ‘Lucy’) ve soyu tükenmiş türler de dahil olmak üzere insanımsı tüm türleri içeren bir kategori. Günümüz Homo Sapien ve onun kuzenleri olan tüm diğer Homo gruplarının Hominid bir tür olan Australopithecus’dan evrildiği biliniyor. Modern insan beyin yapısını bu küçük ve tüylü hominid atalarına borçlu olmasına rağmen onlar hakkında hala çok az şey biliyor. Çalışmayı yürütenlerden Güney Afrika’nın Witwatersrand Üniversitesi’nde paleontolog Amelie Beaudet Live Science dergisine verdiği demeçte daha önce yapılmış olan incelemelere benzer bir sonuç göreceklerini düşündüklerini ancak veriler karşısında Küçük Ayak’ın şimdiye kadar bulunan Australopithecuslardan farklı olduğunu anladıklarını ifade ediyor.  ‘KÜÇÜK AYAK’IN BEYNİ MAYMUNUNKİNE BENZİYOR’: Mikro tomografi kullanarak kafatasının iç yüzeyinin üç boyutlu ve son derece detaylı bir haritasını çıkardıklarını aktaran Beaudet bu şekilde bilgisayarda beynin yapısını yeniden oluşturabildiklerini söylüyor. Bu teknoloji ile beynin ve beyin damarlarının kafatasında bıraktığı mikro izler net şekilde görülebiliyor ve anlaşılabiliyor. “Küçük Ayak’ın beyni insanınkinden çok maymununkine benziyor. Örneğin görsel korteksin kapladığı alan bir insanda olduğundan daha büyük ve tıpkı bir maymundaki gibi” diyen Beaudet insanlarda alet yapmak gibi daha komplike işlere kullanılan parietal korteksin büyüyebilmesi için görsel korteks alanından yer açıldığını ve bu bölgenin küçüldüğünü anlatıyor.,  EVRİM HALKALARINI TAMAMLAMAYA YARDIMCI OLABİLİR: Küçük Ayak’ın bu türe ait şimdiye kadar bulunan en eski birey olduğu da düşünüldüğünde evrim halkalarından birini tamamlamaya yardımcı olabileceği belirtiliyor. Beyin yapısının asimetrik olduğuna dikkat çeken araştırma sonuçları beynin her iki tarafında farklı çıkıntılar bulunduğunu kaydediyor. ‘Laterilizasyon’ yani bir fonksiyonun beynin sağ veya sol yarım küresinde yerleşik olması prensibi insanlar ve maymunlar arasındaki ortak özelliklerden biri ancak bu özellik beyni olan her canlıda bulunmuyor. Araştırmacılara göre bu yeni bulgular insan beyninde laterilizasyonun erken primat soyunda oluştuğunu gösteriyor. Beaudet aralarında milyon yıl bulunan Australopihecus bireylerinin açıkça farklılık gösterdiğini ve evrimin beyinde aşama aşama gerçekleştiğini aktarıyor. Bedensel tecrübelerin beynin belli bir kısmındaki nöronları daha fazla ateşlemesi ile bu bölümün daha fazla enerji ve alana ihtiyaç duyduğu, belli korteks alanları daha büyük olan bireylerin daha avantajlı şekilde ve daha uzun süre hayatta kalarak daha çok üreme imkanı bulduğu ve sonuçta aynı türün milyonlarca yıla yayılan genetik kod aktarımıyla kademeli olarak değiştiği düşünülüyor. Küçük Ayak çalışmaya ait detaylı bulgular yakında ‘İnsan Evrimi Dergisi’ne (The Journal of Human Evolution) ait özel bir sayıda yayınlanacak. Kaynak: https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0047248418302793

Devamını Oku

Öne Çıkanlar