fbpx
Connect with us

Arkeoloji

Bir ortaçağ mezarında ‘Tabutta Doğuma’ dair kalıntılar bulundu

Published

on

2010 Yılında Imola, Bologna’da tuğla bir tabut içinde korunaklı defnedilmiş ilginç bir mezar bulundu. Tarihi İtalyan ortaçağından önce olan mezar, adeta karanlık çağlardaki tıbbın korkunçluğunun üzücü bir göstergesiydi. Zira mezarda kafatasında bir delik ile bulunan genç bir kadına ait iskelet kalıntıları ile kadının bacak kemikleri arasında bir fetüs iskeleti bulunuyordu. İlk analiz verileri bu defin işleminin 7. Ve 8. Yüzyıllar civarındaki Lombard Periyodundan olduğunu gösteriyordu. Ama fetüs ve anne kafatasındaki hasar daha fazla araştırıldı ve araştırmacılar bunun bir tedavi sonucu gibi olabileceğini belirledi. 40 haftalık tam bir hamilelik süresinde çoğu anne ölümünde vücut doğumdan vazgeçer ancak Ferrara Üniversitesinden ve Bologna Üniversitesinden araştırmacılar; fetüsün 38 haftalık (uyluk kemiği uzunluğuna göre) civarında olduğunu belirlerken; annenin yaşını 25-35 arasında olabileceğini belirledi.Mezarda fetüs alışılmadık bir pozisyondaydı; kafası ve gövdesi annenin baldırlarında ama bacakları annenin leğen kemiği boşluğunda olması, bebeğin kısmen çıktığını düşündürdü. Araştırmacılar bunu fenomen bir tabut doğumu olarak belirledi. Doğal anne-bebek ayrışma prosesinden farklı meydana gelen bu ender durum, ölüm sonrası fetal ekstrüzyon olarak bilinmektedir ve daha önce hiç ilk elden hiç gözlemlenmemişti.

Araştımacılar, anne bedenin çürümesi sırasında çıkan gazların, fetüsün dışarı çıkma gücünü geliştirdiğini düşünüyor. Çünkü hamile kadın cesedindeki fetüs için çıkış gecidi – vajinal kanal- kadının ölümden sonra doğum yaptığını gösteriyor. Tabiki bebeğin çıkışı, yaşayan bir bedenin yaptığı doğum prosesinden daha karışık olduğu kesin. Jinekolog Jen Gunter, Forbes’ta şunları söyledi: “ Katılaşan anne cesedinde fetüsün boynu rahat olamaz ve bir fıtık oluşabilir. Gaz basıncının nasıl oluştuğundan ve fetüsü bir fıtık ile doğurtmasından şüpheliyim. Çünkü temel olarak, rahim böyle şoklarda boyundan çok daha ince bir hale gelir ve vajinan içine girer.” Mezar doğumu oldukça nadirdir ve vücut sıvılarının alınması (kimyasallar ile gömülmeden önce aşılanmış olması) nedeniyle şu günlerde daha da nadir olduğu düşünülüyor.

Öyleyse bulunan bu arkeolojik örnekler dikkate değerdir. Yazılanlara göre; araştırma ekibi, bu ölümün, doğum ve kafatasındaki delik ile ilişkili olabileceğine ve kafatasının merkezine açılmış deliğin bir trepanasyon sonucu olduğunu düşünüyor. ( Trepanasyon: eski tıbbi tedavi denemelerinde bazı hastalık çeşitleri için kafatasına delik açmak) Deliğin özellikleri, dairesel kesim aletleri ile yapıldığını gösteriyor. Birbirine paralel horizontal oluklar şeklindeki delik, başka trepanasyon dosyalarında da görülmüştür. İlaveten kafasında delikten önce yapıldığı sanılan düz bir kesim izi buldular. (kafa derisinde, deliği açmadan önce işaret olarak yapılmış olabilecek bir iz) İyileşme işaretleri gösteren bu iz, uygulamadan sonra bedenin son 1 haftasını yaşadığını gösteriyordu.

O zaman neden gebeliği bu kadar ilerlemiş bir kadının kafasına delik açmak istediler? Muhtemelen pre-eclampsia nedeniyleydi. Araştırmacılar; kafatasındaki kan basıncından oluşan hipertansiyon tedavisinde trepanasyon o dönemlerde sık kullanıldığından teorik olarak; bu yaranın pre-eclampsia gibi hamilelikte düzensiz kan basıncının tedavisi için yapıldığını düşündüler.
Eclampsia, kadınların hamileliğinin 20. Haftasından sonra etkileyen pre-eclampsia nöbetlerinin sonucudur ve kan basıncı hastalıkları şu günlerde de anne ölümlerinin başlıca sebeplerindendir. Bu hastalıkların genel belirtilerinden bazıları: yüksek ateş, kasılmalar, düzenli ön ve arka sefalalji, şiddetli baş ağrısı, beyin kanaması. Tüm bu semptomlar, 20. Yüzyılda trepanasyon uygulamalarında da gözlemlenmiştir. Araştırma ekibinin çalışması, World Neurosurgery dergisinde yayınlandı. Uygulanan trepanasyon tekniği tedavisi mezardaki kemiklerin sahibi anneyi iyileştirmedi veya diğer bulgulara göre anne doğum komplikasyonları sonucunda belki yine de ölebilirdi. Her iki durumun neticesi şu an tahminlerden ileri gitmese de ortaçağ trepanasyonu ve mezar doğumunun kombinasyonu olan bu keşif, tüylere ürpertici olmasının yanında büyüleyici….

Editör / Yazar: Esra KELEŞ

Kaynak: https://www.sciencealert.com/archaeologists-find-evidence-of-a-ghastly-coffin-birth-in-a-medieval-grave?perpetual=yes&limitstart=1

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Genetik Analizler Stonehenge ‘i Asıl Kimin Yaptığını Ortaya Çıkardı

Published

on

Torunları Stonehenge’i inşa eden Erken Neolitik Britanya halkı, düşündüğünüz kişiler olamayabilir. Yaklaşık 6.000 yıl önce, Akdeniz’de dolaşan Ege kıyılarından bir çiftçi dalgası, günümüz Türkiye’sinde biraz dolaşıp daha sonra Avrupa boyunca dolaşıp daha sonra da İngiltere adasına doğru(tarımı orada da geliştireceklerdir) yol aldılar. Birkaç yüzyıl içinde, “yerli” avcı-toplayıcı nüfusun yerine geçtiler. Nature: Ecology & Evolution dergisinde yer alan yeni bir çalışmaya göre, İngiltere’de yaşayan ve altı tanesi Mezolitik avcı-toplayıcı olan(11,600-6,000 yıl öncesine ait), ve 47 Neolitik çiftçi (6.000 ila 4.500 yıl önce bulunan) insanların ve8500 BCE ile 2500 BCE arasında yaşayan onlarca insanın eski DNA’ sı analiz edildi. Bu iskeletlerden biri, İngiltere’de bulunan en eski ve neredeyse tam insan iskeleti olan CheddarMan’i içeriyordu. Genetik kanıtlar, İngiltere’deki avcı-toplayıcı nüfusun çoğunun yerini, genetik yapısını bugün İspanya ve Portekiz’deki nüfusla eşleştiren, Ege kıyılarında yaşayan ataları olançiftçilerden aldığını gösteriyor.

En önemlisi, sadece Britanya üzerinde genetik bir iz bırakmadılar, ayrıca yanlarında bütün medeniyeti değiştiren tarım sanatını getirdiler, bunun yanı sıra yeni cenaze törenleri, seramik ve anıt inşası gibi diğer önemli kültürel uygulamaları da getirdiler. Tarım ilk olarak İngiltere’de yaklaşık 6.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Ondan öncesinde insanlar avlanarak, balık tutarak ve toplayıcılıkla kendilerini beslediler.

“Çiftçiliğe geçiş, insanın evriminde en önemli teknolojik yeniliklerden biridir… 100 yıldan uzun bir süredir arkeologlar, göçmen kıta çiftçileri tarafından İngiltere’ye getirildiğiya da yerel avcı-toplayıcılar tarafından kendiliğinden bulunduğu konusunda tartışılıyor.” UniversityCollegeLondon’da Genetik, Evrim ve Çevre Profesörü yazar Mark Thomasbir basın açıklamasında açıklıyor.

“Çalışmamız, göçmen çiftçilerin tarımı İngiltere’ye getirdiği ve yerli avcı-toplayıcı toplulukların yerini aldığı görüşünü kuvvetle destekliyor.”

Diğer Avrupalı avcıların çoğu gibi, Mezolitik İngilizlerin de koyu tenleri ve mavi gözleri vardı. Bu genler Ege çiftçilerinin gelişinden hemen sonra yok oldu ve yerli nüfusun nispeten düşük nüfuslu olduğunu ve yeni gelenlerin topluluk içinde hızla karıştığı teorisini öne sürdü. Kıtadaki çiftçi popülasyonları da kendi uzun ve dikenli genetik miraslarına sahipti. Türkiye’den başladıkları yolculuklarında, günümüzün Almanya’sına, hem Akdeniz’e hem de Ren-Tuna ya doğru genişlediler, yol boyunca fikirleri ve genleri detopladılar.

Bu çalışma herhangi bir şeyi kanıtlıyorsa o da şudur, Avrupa ve ötesindeki göç ve genetik miras tarihinin düşündüğümüzden daha iç içe geçmiş ve karmaşık olduğunu gösteriyor.

Editör / Yazar: Uzay TEMEL

Kaynak: https://www.iflscience.com/plants-and-animals/stonehenge-was-built-by-descedents-of-immigrants-genetic-analysis-reveals/

Continue Reading

Arkeoloji

Harika Keşif: Tarihin En Eski Müşteri Şikayeti Bulundu

Published

on

İnsan ırkının binlerce yıl boyunca nasıl değiştiği hakkında söylenecek çok şey var, ancak tarih boyunca daima kararlı olduğumuz bir şey var: şikayet etmek. Tarihte bilinen en eski şikayet antik Mezopotamya’dan gelen çivi yazısı tablette bulunuyor. MÖ 1750 yıllarına kadar uzanan arkeolojik eser, günümüzde Irak’ta olan etkileyici Ziggurat’ı ile ünlü Ur antik kentinde bulundu. ( Ziggurat, Antik Mezopotamya vadisinde ve İran’da terası bulunan piramitlere benzeyen tapınak kulesidir. Zigguratlar eski Mezopotamya’da Sümerlerde, Babillerde ve Asurlarda bir çeşit tapınaktır.) Tablet, Nanni adlı bir adamdan Ea-nasir olarak bilinen bir tedarikçiye şikayet mesajıdır. Aslında, mektupta çok sayıda şikayet var. Ea-nasir isimli adam maden toplamak için çıktığı İran/Pers körfezi seyahatinde yanlış türde bir bakıra ulaştı. Yanlış teslimat yapıldı diğer teslimattaki gecikmelerden de sorumluydu. Hepsinin üstesinden gelmek için, Nanni’nin teslimatı toplamak için gönderdiği görevlilere kaba davrandı. Tanıdık geliyor mu size?

‘’Beni ne için istiyorsun, benim gibi birine nasıl bu kadar hor davranıyorsun?’’ Nanni, seçkin Asurlu LeoOppenheim’in Mezopotamya’daki Mektuplarından bir mektubun çevirisini istedi.

‘’Teslimatı benim paramla toplayabilmemiz için ulaklar gönderdim ama onları bana birkaç kez eli boş geri gönderdin, bunu düşman toprakları aracılığıyla küçümseyerek yaptın ve bana saygısızlık ettin.’’ (Henüz bitmedi.)

“Bana bu şekilde davranan Telmun ile ticaret yapan tüccarlar arasında kimse var mı? Habercime tek başına saygısızlık ettin! ”

Eski tablet, British Museum’un daimi koleksiyonunun bir parçası ama sergilenmiyor. Tabletin dili, bilinen en eski Semitik dili olan Akad dili (İbranice, Arapça ve Aramice de dahil olmak üzere Orta Doğu’dan gelen diller) ve Sümer dilini yazmak için kullanılan çivi yazısı dilidir. Tablet çok büyük değil, 11.6 x 5 santimetre (4.6 x 2 inç) olarak ölçülmüş. “Bana o bakır için nasıl davrandın? Paramı benden düşman bölgesinde aldın; şimdi tamamen bana geri paramı ödemek size kalmış ”dedi.

Bütün bunlardan sonra, Nanni’nin Ea-nasir ile alışveriş yapmaktan başka bir seçeneğinin olmadığını düşünüyoruz. Mektubu şu şekilde tamamladı: “Bundan böyle sizden kaliteli olmayan hiçbir bakırı kabul etmiyorum. Bundan böyle kendi bahçemde bireysel olarak külçeleri seçip alacağım. Ve size karşı reddetme hakkımı kullanacağım çünkü bana saygısızlık ettiniz.’’

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: https://www.iflscience.com/editors-blog/this-is-the-oldest-customer-complaint-in-history-and-its-great

Continue Reading

Arkeoloji

Muhtemelen Daha Önce Duymadığınız 10 Eski Uygarlık

Published

on

“Medeniyet” kelimesi yorumlara açıktır, ancak arkeologlar genellikle eski medeniyetleri “toplumları yüksek düzeyde kültürel ve teknolojik gelişime sahip” olarak tanımlamaktadır.Örneğin, Avustralya’nın Aborjin halkının genel olarak dünyadaki en eski kültürü olduğuna inanılıyor olsa da, göçebe hayatın alışkanlıkları ve altyapı eksikliği genellikle uygarlık olarak sayılmadıkları anlamına geliyor.Bu tartışmaya çok açık. Çoğu insan eski Mısırlılar , Aztekler ve İnkalar’ı duymuştur. Ancak, çok iyi tanınmamış, ancak insanların boş bakışlarını geride bırakarak daha eski ve çok farklı bir yaşam biçimine dönüşen birçok eski medeniyet var. İşte bunlardan sadece birkaçı.😊

10. Indus Vadisi Uygarlığı (M.Ö 3300–1300): İndus Vadisi Uygarlığı, günümüzün Pakistan, Afganistan ve Hindistan’ın bazı bölümlerini içine alan İndus Nehri yakınlarındaki düzlüklere yayılan bir bölgede bulunuyordu. Arkeologlar, tüm şehirlerin yanı sıra tarım topluluklarına dair kanıtlar keşfetti. Kazılan iki önemli şehir Mohenjo-Daro ve Harappa. Evlerin birçoğunun sofistike bir yer altı drenaj sistemi ile birlikte kendi kuyularına ve banyolarına sahip olduklarını buldular. Sümerce’de bulunan belgeler, bu alanlarda meydana gelen ticari, dini ve sanatsal olayları kaydetti ve “egzotik ürünleri” tarif etti. İndus Vadisi halkının bir yazı sistemi vardı, ancak bugüne kadar çanak çömlek ve bakır tabletlerde bulunan yazı örneklerini deşifre etme girişimleri başarısız oldu.

İndus Vadisi’nin kendi başına bir medeniyet olup olmadığı veya daha büyük bir krallığın parçası olup olmadığı henüz belli değil. Eğer daha büyük bir krallığın parçası olsaydı, bunu gösteren eserlerin bulunmuş olması muhtemel olurdu – örneğin bilinen kralların heykelleri, ya da savaş tasvirleri, ancak bugüne kadar, böyle bir makale bulunamamıştır. İndus Nehri halkının kendi dili ve yaşam tarzı ile izole edilmiş bir uygarlık olması tamamen mümkün görülüyor. Keşfedilen birçok yapıdan biri, Mohenjo Daro’ daki, 83 metrekareyi (897 ft2) ölçen Büyük Hamam, ritüel banyo yapmak için kullanıldığına inanılıyor.Medeniyetin gerilemesinin nedeni belirsizdir. Tarihçiler, nehrin kuruması veya alternatif olarak sel, Mezopotamya ile ticaret zorluğu veya bilinmeyen bir düşman tarafından istila edilmesi dahil olmak üzere bir dizi teori geliştirdiler.

9. Aksum Krallığı (M.S 100–940)

Aksum, şimdi Kuzey Etiyopya’da olan bir krallıktı. Bir güç ve etki topluluğuydu ve batısında Sahra’nın kenarından doğuda Arap çölüne kadar uzanıyordu. Aksumites, kendi yazı senaryosunu Ge’ez geliştirdi ve Doğu Akdeniz’deki diğer ülkelerle ticaret yaptı. Persli bir yazar tarafından dünyadaki en büyük dört güçten biri olarak tanımlandı. Buna rağmen, bugün Aksum hakkında nispeten az şey biliniyor ve genellikle “kaybedilmiş” bir uygarlık olarak görülüyor. Toplumun krallar ve asillerden oluşan bir hiyerarşiye dayanan düzenli bir toplum olduğuna inanılmaktadır. MS dördüncü yüzyılda Aksum, Ortodoks Hristiyanlığı’nı benimsedi. Kral, daha sonraları Aksum Piskoposu yapılan eski bir Suriye mahkum tarafından dönüştürülmüştü. Aksum, Sheba Kraliçesinin doğum yeri ve Ahit Sandığı’nın evi olarak kabul edildi. Geminin, Sheba Kraliçesi ve Kral Süleyman’ın oğlu Menelik I tarafından alındığı ve yerel bir kilisede bulunduğu yere getirildiği söylenir. (Kimsenin görmesine izin verilmez, kim bilir?)😊

8. Konar Sandal (M.Ö 4500–3000)

Konar Sandal, İran’ın güneyindeki bir şehir olan Jiroft’ta yer almaktadır. 2002 yılında, dünyadaki türünün en büyük ve en eskilerinden biri olan ziggurat (teraslı bir tapınak kompleksi) keşfedildi. Bugüne kadar, Konar Sandal’da iki höyük kazılmış ve buluntular çok kalın duvarlara sahip iki katlı büyük bir bina içerdiğini ve bu da bir tür tahkimat oluşturduklarını göstermektedir.(Yani, bir yeri düşman saldırısına karşı koyabilecek duruma getirmek için yapılan hendek, siper, haberleşme gibi savunma tesisleri yapmışlar.) Ziggurat’ın keşfi, ritüel ve inanca dayalı yapılandırılmış bir medeniyet olduğunu kuvvetle gösteriyor. MÖ 2200 yıllarına kadar geldiğine inanılıyor ve muhtemelen Sümerce metinlerinde anlatılan ancak nerede oldukları keşfedilmemiş olan bir Bronz Çağı krallığı olan Aratta tarafından yaptırıldığı düşünülüyor. Arkeolojik kazı şefi, bölgeyi “kendi mimarisi ve diliyle bağımsız, otokton Bronz Çağı uygarlığı” olarak nitelendirdi. Site yağma ve yetkisiz kazılara maruz kalmıştır ve kaç tane hazinenin kaybolduğu bilinmemektedir. Buna rağmen, medeniyetin dünyadaki en eski yazılı dilin kanıtlarını sağlayabileceği düşünülmektedir. Çalışmalar devam etmekte ve site dini, evsel, tarımsal ve endüstriyel konutların kanıtlarını içerdiğinden, daha hala bulunabileceği umulmaktadır.

7. Şanlıurfa, Türkiye

Günümüz Türkiye’sinde, aslında Urfa olarak adlandırılan Şanlıurfa, çok dinli ve kültürlü bir tarihe sahiptir ve birçok din, bölgeye yakın olduğunu iddia etmektedir. Hz. İbrahim’in doğum yeri olduğu söylenen mağara gibi ilginç arkeolojik özelliklere sahiptir. Suriye kültürünün önemli bir merkezi olarak kabul edildi. Şanlıurfa’nın çok yakınında yer alan Göbeklitepe, megalitik oyulmuş taşların bilinen metal aletlerin icat edilmesinden önce ve Stonehenge’nin ortaya çıkmasından 6.000 yıl önce kesildiği ve düzenlendiği Göbeklitepe’dir. Göbeklitepe, dünyanın en eski tapınağının yeri olabilir.

5 metre (16 ft) yüksekliğe kadar olan taşlar, daireler halinde düzenlenmiştir ve her biri 7 ila 10 ton ağırlığındadır. En büyük daire 20 metre (65 ft) çapındadır ve bazı taşlar tilki, aslan, akrep ve akbaba gibi yaratıkların görüntüleri ile oyulmuştur.İnsanların Urfa’dan Göbeklitepe Tapınağı’na dini törenler için seyahat ettikleri düşünülse de, bugüne dek bunun ne işe yaradığını gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştır. Alandaki araştırmalar, benzer 16 dairenin olabileceğini göstermektedir. Ne yazık ki, 2018’de, yetersiz koruma çalışmaları üzerine beton dökülürken sahanın bazı bölümlerine zarar verdi.

6. Vinca Uygarlığı (M.Ö 5000–3500)

Vinca Medeniyeti (Tuna Vadisi Medeniyeti), birçoğunun çanak çömlekle oyulmuş olduğu yaklaşık 700 karakterle, dünyanın en eski yazma sistemlerinden biri olduğuna inandıkları şey ile övünmektedir. Dil tercüme edilmese de, harflerin yanı sıra bir sayı biçimi içermesinin bir dil olduğunu düşünenler tarafından da inanılmaktadır. Gelişmiş tarım sistemi, burayı bildiğimiz en gelişmiş Neolitik kültürlerden biri yaptı. Vinca Medeniyetinin kanıtı, Tuna Nehri kıyılarında bulunmuş ve Mezopotamya ve Mısır’ın büyük medeniyetlerinden çok daha önce var olduğu düşünülmektedir.İlk arkeolojik kanıt 1908 yılında Belgrad yakınlarındaki BeloBrdo Tepesi’nde keşfedildi. Yerleşimlerin terk edilmeden önce 1000 yıldan fazla sürdüğü düşünülüyor. Her yerleşim bir kaç bin kişiyi sudan ve sazdan kilden yapılmış evlerde barındırıyordu. Hayvanlar tuttu, mahsul yetiştirdiler ve tahıl ekimi için bile bir çeşit pulluk vardı. Avrupa’daki genel kullanımlarından yaklaşık 1000 yıl önce, bakır mutfak eşyaları kanıtı da bulunmuştur. Varna yakınlarındaki bir nekropolde “Varna Altın Hazinesi” keşfedildi. Yaklaşık 6.500 yaşları arasında olan, muhtemelen dünyadaki en eski altın dükkanı. VincaMedeniyeti’nin neden ortadan kaybolduğu bilinmemektedir, ancak yaptıklarında, bilgilerini ve yeniliklerini de yanlarına almış gibi görünmektedir.

5. Aryan Krallığı (M.Ö 1500)

M.Ö. 1500 civarında, muhtemelen İndus Vadisi Medeniyeti’nin kalıntıları da dahil olmak üzere büyük bir göçebe grubu Hindistan’a taşındı. Bu kitlesel göçün doğal bir felaketten kaçmanın sonucu mu, yoksa aslında bir istila mı olduğu belli değil. Sebep ne olursa olsun, Hindistan Yarımadası’nda yeni bir medeniyet doğdu. Aryan dili gelişti ve yeni yerleşimciler tarımı geliştirdi. Aryan uygarlığı M.Ö. 1000 yıllarında yaygın olarak kurulmuştur. (“Aryan” adının Sanskritçe arya kelimesinden geldiğine dikkat edin.) Bugün, bu medeniyetin çok az tarihi bir kaydı var, ancak savaş hikayeleri ve diğer çatışmalarla birlikte Veda’da (dini metinlerin bir koleksiyonu) bahsedilmesine rağmen. Ancak, bu metinlerin ne kadar doğru olduğunu bilmenin bir yolu yoktur. Arkeolojik araştırmalar devam etse de, dönemin kalan az sayıda eseri var.

4. Mehrgarh (M.Ö 7000)

1974’te Pakistan’da Mehrgarh’da kazılar başladı, ancak hükümetin çıkarları, toprağın aşınması ve sitenin kronik yağmalanması, Mehrgarh’ı nispeten gizli bir medeniyet olarak bıraktı. Ek olarak, devam eden aşiret davaları ve kazıcılar için gevşek güvenlik nedeniyle arkeolojik kazılar daha da zorlaştırılmıştır. Bu utanç verici çünkü Mehrgarh dünyanın en eski uygarlıklarından biri. Bu eserler, farklı bölgelerle kurulan ticari bağlarla son derece gelişmiş bir toplumu göstermektedir. Aynı bölgedeki İndus Vadisi Uygarlığı’ndan binlerce yıl önce, M.Ö. 7000 civarında var olduğuna inanılıyor. Mehrgarh’ın 25.000 civarında bir nüfusa sahip olduğu düşünülmekte ve diş ameliyatı endikasyonları da dahil olmak üzere günlük yaşamın kanıtları halen keşfedilmektedir. Kalıntıların birçoğu, toprağın derinliklerine gömülmüş ve onları ortaya çıkarmak, zorluk olarak poz veriyor. Şu ana kadar kazılan kalıntılar çamur tuğlalarından yapılmış iyi korunmuş bir bina kompleksi ve hatta resmi bir mezarlık içermektedir.

3. Ninova (M.Ö 6000-612)

Nineveh (Irak’ta günümüz Musul’u), en eski ve en büyük medeniyetlerden birinin yeriydi. İlk şehir, ilk İştar ( İştar, Akad mitolojisinde bir tanrıçadır ) tapınağının yıkımı da dahil olmak üzere bir dizi depremde hasar gördü, ancak şehir büyümeye devam etti. Kral Sennacherib (M.Ö. 704-681) Nineveh’i Asur İmparatorluğu’nun başkenti haline getirerek, şehir etrafında 15 kapılı büyük bir duvar, parklar, su kemerleri, kanallar ve mütevazı bir adam olduğu için 80 odalı bir saray inşa etti. “Rakipsiz bir saray” diye duyurdu. Bazı bilginler Babil’in ünlü Asma Bahçelerinin aslında Nineveh’de bulunduğuna ve kral tarafından görev yeri olarak belirlendiğine inanıyor. 30.000’den fazla yazıtlı kil tablet içeren bir kütüphane inşa edildi. Alimler ve yazarlar şehre akın etti ve sanatın, bilimlerin ve mimarlığın gelişiminin merkezi haline geldi.

Sitede bulunan en sıradışı tabletlerden biri, tüm dünyayı boğan büyük bir sele ve bir tekne inşa ederek hayatta kalan ve kuru toprak arayışı içinde bir güvercin salıveren bir adamın hikayesini anlattı. Nuh’un Gemisi hikayesinin bu versiyonu, İbranice İncil’e dahil edilmeden 1000 yıl önce, M.Ö. 1800’de yazılmış epik bir şiirin parçasıydı. Nineveh’in kütüphanesinin içeriğinin çoğu şimdi İngiliz Kütüphanesinin tonozlarında yatıyor. M.Ö. 627’de yapılan bir kraliyet davası, Asur İmparatorluğu’nun dağılmasına neden oldu ve M.Ö. 612’de, Nineveh, bölgeyi bölen, büyük binalara izin veren Persler, Babilliler ve diğerlerinin bir araya getirdiği bir güç tarafından yere yıkıldı.Kalıntılar 1846’da kazılmaya başlandı ve son günlerde yaşanan huzursuzluk nedeniyle ve gasp yüzünden zarar görmesine rağmen, çalışma günümüze kadar devam etti.

2. Nubia

Mısır’ın güneyinde Sudan’da bulunan Nubia, bir zamanlar Mısır’ı yöneten bir medeniyetti. Nubia’nın kendi piramitleri vardı; 223’ün kalıntıları bugün hala görülebilir. Nubian firavunlarının koyu tenleri nedeniyle Kara Hanedan olarak da bilinen Eski Mısır’ın 25. Hanedanı, kültür ve sanata ağırlık vererek, istikrar ve refah dönemiydi. Krallığın kendi yazı dili ve kültürü vardı ve bölge altın bakımından zengindi.Nubia’nın kendi krallık sembollerine sahipti, ancak Firavun Sneferu, Nubia’ya baskın düzenlediğinde ve onu mineral çıkarımı için bir karakol olarak kurduğunda etkisi sona erdi.Bir statü ülkesi olmaktan uzak, firavunun kontrolünde Mısır bölgesi haline geldi. Nubian halkı, medeniyetlerinin arkeolojik kanıtları kalmasına rağmen, Mısır nüfusuna büyük oranda özümleşti.Mısırlılar gibi, zaman zaman kendilerini fazla kilolu olarak tanımlamayı sevseler de, oyulmuş görüntülerini tercih ettiler. Herkesinki kendine tabiiki.

1. Norte Chico Uygarlığı (M.Ö 3500–1800)

Norte Chico Uygarlığı gizemlerden biridir. Bugüne kadar, muhtemelen Amerika’daki bilinen en eski medeniyet olan Peru’daki bu Kolomb öncesi toplum hakkında çok az şey biliniyor. Piramitler dahil devasa yapıların ve karmaşık sulama sistemlerinin kalıntılarının kanıtları bulundu, ancak insanların günlük yaşamlarını nasıl yaşadıklarını gösteren çok az şey var. Bugüne kadar en büyüğü Piramit Belediye Başkanlığı olarak bilinen altı piramit keşfedildi. Daha sonra İnka mimarisi kadar ayrıntılı olmasa da, piramitler hala karmaşık yapılardı. Norte Chico yerleşmeleri günümüz Lima’sının kuzeyinde yer almaktaydı. Norte Chico’nun o zamanlar çanak çömlek yapmayı bilmediği anlaşılan az sayıdaki uygarlıktan biri olması ilginç. Bunun yerine, yemek pişirmede sınırlı kullanımı olan su kabakları kullandıkları düşünülmektedir. Bugüne kadar, eserler üzerinde az sayıda sanat ya da dekorasyon örneği bulundu, ancak bir tanrıya biraz inanç var gibi görünmekle birlikte, inançlarını nasıl aldıklarını söylemek henüz mümkün değil. Yerleşimler M.Ö. 1800 civarında bir zamanlar terk edilmiş, ancak henüz neden terk edildiği henüz belli değil. Savaşa veya çatışmaya karıştıklarına ya da doğal bir felakete maruz kaldıklarına dair hiçbir kanıt yok. Yerleşimler üç ana nehir etrafında toplanmış, bu nedenle uzun süreli bir kuraklığın nüfusun başka yerlerden göç etmesine neden olması muhtemeldir, ancak bu kanıtlanamaz. Öyleyse gizem devam ediyor.

Editör / Yazar: Burcu AKIN

Kaynak: http://listverse.com/2019/04/11/10-ancient-civilizations-youve-never-heard-of/

Continue Reading

Öne Çıkanlar