fbpx
Connect with us

Arkeoloji

Arkeolojinin Tarihi

Published

on

Hiç şüphesiz geçmişin kalıntılarıyla yakından ilgilenen insanlar hep olmuştur, ancak bir bilim dalı olarak arkeolojinin kokeni Rönesans dönemi 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da insanlıkla ilgilenen kişiler Yunan ve Roma’nın görkemli geçmişini araştırmak için yola koyuldular. 16. yüzyılda Avrupa’da rahipler, kardinaller ve soylular antik eserleri biriktirmeye başladılar ve daha fazla antik sanata ulaşabilmek için kazılara sponsor oldular. Bu koleksiyoncular, antik kültürle yakından ilgilenen Kuzey Avrupa insanları tarafından taklit edildiler. Yine de tüm bu uğraşlar arkeoloji olarak sayılmamaktaydı, bu günümüzde sanat koleksiyonu olarak adlandırılmaktaydı.

AKDENİZ VE ORTADOĞU

Arkeoloji ilk olarak Yunan ve Roma ile ilgilenmiştir ve 18. yüzyılda İtalya şehirleri olan Pompeii ve Herculaneum şehirlerindeki kazılarla beraber gelişme göstermiştir. Klasik arkeoloji’nin bilim olarak temeli, 1870 yılında Troya ve Miken’de Yunan medeniyetinin kokenini araştıran Heinrich Schliemann aracılığı kurulmuştur. Aynı zaman periyodunda M.A. Biliotti Rodos’ta araştırmalarını sürdürmüştür. Ernst Curtius önerliğinde Alman Arkeoloji Enstitüsü 1875’den 1881’e kadar Olympia’da araştırma gerçekleştirmişlerdir. Ve Alexander Conze da 1873 ve 1875 aralığında Samotrakhe’de araştırmalarda bulunmuştur. Conze, araştırma sonrası raporunu fotoğraflar eşliğinde sunan ilk kişidir. Schliemann Girit’ti kazmayı planladı ama yapmadı, Arthur Evans 1900’de Knossos’u kazmaya başladı ve Klasik Yunan’ın atası olan Minos Medeniyeti’ni keşfetti.

Pompeii’de Vezüv yanardağı bulunmaktadır. Bu yanardağ M.Ö 79 yılında harekete geçti ve bu hareket çok şiddetliydi.

Mısır Arkeolojisi, 1798 yılında Napolyun’un Mısır’a istilasıyla başladı. Napolyon, ülkenin arkeolojik kalıntılarını kayıt altına alan bilim adamlarını getirmişti. Bu çalışmaların sonucu Description de l’Égypte (1808–25) dergisinde yayımlandı. Keşiflerin sonucu seferler sırasında oluşturuldu. Mısır’ın şifresini çözme yetkinliğinde olan Jean-François Champollion, bu çözümlemeleri ilk olarak 1822 yılında yazdı. Bilim insanları tarafından etkin kılınan bu çözümlemelerle ilgili Mısırlılar sayısız yazı bırakmışlardır. Bu Mısır arkeolojisi için atılan ilk büyük adımdır. Antik Mısır ’a olan talep, Giovanni Battista Belzoni gibi kişiler tarafından mezar soygunu organizasyonlarına sebep oldu. Sistematik ve kontrollü arkeolojik araştırmaların başlangıcı, Cario’daki Mısır Müzesi’nin kurucusu olan Fransız Auguste Mariette tarafından başlamıştır. İngiliz arkeolog Flinders Petrie 1880’De Mısır’da kazılara başlamıştır ve burada büyük keşifler yapmıştır. Hayatının uzun bir kısmını Filistin’de geçirmiştir. Petrie kazı metotlarının sistemli bir şekilde gelişmesini sağlamıştır ve bunun prensiplerini Methods and Aims in Archaeology / Arkeolojide Metot ve Amaç (1904) kitabında özetlemiştir. Bu Mısır’daki en muhteşem keşiflerin yapılması için Howard Carter ve Lord Carnarvon’a bırakıldı ve 1922’ de Tutankhamun ’un mezarı keşfedildi.

Mısır Hiyeroglif Örneği, MÖ 3000’ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olmaları Mısırlılar’ın sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştu.

Mezopotamya arkeolojisi, değerli kalıntılara ve sanat çalışmalarına dair buluntulara rast gelme umuduyla aylar süren ateşli kazılarla başlamıştır. Yavaş yavaş ilerleyen çalışmalarla 1840’ta kazı planlamarı yapıldı.Fransız Paul-Émile Botta’nın Nineveh ve Khorsabad’da yaptığı kazılar, İngiliz Austen Henry Layard’ın Nimrud, Kuyunjik, Nabī Yūnus’ta yaptığı kazılar ve diğer alanlardaki kazılar bu planlamalar arasındadır. Layard’ın kazılarının poplüler anlatımı olan Nineveh and Its Remains / Nineveh ve Kalıntıları (1849) en erken ve en başarılı arkeolojik çalışmaların en çok satan listesi arasında yer aldı. Henry Creswicke Rawlinson 1846’ta çivi yazısının şifresini çözebilen ilk kişi olmuştur. 19. Yüzyılın sonlarına doğru sistematik kazılarla, Babil ve Asurlular’dan önce Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ile ilgili bilgiler açıklığa kavuşmuştur. En etkileyici Sümer kazısı, 1926 yılında Leonard Woolley tarafından gerçekleştirilen Ur’daki kral mezarlarıdır.

ARKEOLOJİ İÇİN İLK ADIM

19. yüzyılda Avrupa’da, 3 yüzyıl önceki eski ve değerli koleksiyonlarla beraber bilimin gelişimi üç sebebe bağlıdır; jeolojide gerçekleşen devrim, antikaya olan ilgideki gelişim, yenilik kavramının yayılmış olması. Jeolojinin gelişimi erken 19. Yüzyılda William Smith, Georges Cuvier, ve Charles Lyell gibi kişiler tarafından, keşifler ve katmanlar biliminin ilkelerinin ispatı ile olmuştur. Lyell, Principles of Geology / Jeolojinin Prensipleri (1830-33) ile beraber yeni sistemi popülerleştirdi ve antik insanların kabulünün yolunu açtı. Charles Darwin , Lyell’in Prensiplerini , evrim hakkında kendi fikirlerinin oluşumundaki iki germinal eserden biri olarak kabul etti.

Görselde avcı toplayıcılar Grisbock tarafından Lubbock için çizilmiştir.

Erken taş aletler 16. Yüzyılın ortalarında Avrupa’da tespit edilmiştir. Bu taş aletler M.Ö. 4004’den daha eskidir, İncil kronolojsine göre insanların kokeninin tarihi geç 18. Yüzyıla kadar belirlenememişti, bu durum John Frere’nin İngiltere Suffolk’da belirli katmanda bulunan muhteşem çağa ait eski insanların el yapımı eserleriyle ilgili yaptığı açıklamaya kadar süren döneme denk gelmektedir. 1859’da Jacques Boucher de Perthes’in Fransa Somme Vadisindeki keşifleri ve William Pengelly’in İngiltere’de kuzey Devon Mağarası’ndaki keşifleri, eski insanların ispatını sağlayacak niteliktedir. Aynı zaman diliminde Darwin’in devrimsel nitelikteki ‘’türlerin kokeni’’ çalışması yayılım göstermeye başlamıştır. ‘’Paleolitik’’ ifadesi , John Lubbock’un ‘’Pre – Historic Times/ Prehistorik Zamanlar ‘’(1865) kitabında bu ifadeden söz edene kadar kullanılmamıştır. Paleolitik Çağ’ın (Eski Taş Devri) yaklaşık tarihi prehistorik devirden önceye dayanır.

Darwin’in ‘’Türlerin Kokeni’’ adlı kitabından alıntı. Glasgow Üniversitesi’nden Profesör Andrew Prescott, Darwin’in 1859 tarihli çalışmasının, “Darwin etrafımızdaki dünyanın uzun süren ve derin yansımalarını hesaba katarak hassas bir gözlemini yapmış ve her şey hakkındaki düşünce tarzımızı değiştiren bir kitap yaratmıştır- sadece doğa değil, din, tarih ve toplum da dahil,” dedi.

Bundan yarım yüzyıl önce, İskandinav arkeologlar, arkeolojinin gerekçeleri doğrultusunda insanların geçmişteki teknolojik başarıları, arkeolojik zemin ve alanlarla ilgili büyük devrimler yaratmışlardır. C.J. Thomsen, 1819’da halka açılmış olan Kopenhang Müzesi’indeki birbirini takip eden Taş, Bronz ve Demir çağına ait materyalleri sınıflandırmıştır. Öğrencileri ve takipçilerinden J.J.A. Worsaae, Danimarka’daki bataklık ve Tümülüs katmanlarındaki gözlemler ile müzedeki düzenlemenin doğrusunu göstermektedir. 1850’lerin ortalarında İsviçre’de düşük göl seviyesi, prehistorik İsviçre konutlarının kazılarına izin vermiştir ve burada tekrar teknolojinin bir birini takip etmesi teorisini doğrulamıştır. Darwin’in ‘’Türlerin Kokeni’’, insanların geçmişine dair uzun bir yolculuktur. 19. yüzyılın son 40 yılında insan evriminin düşüncesinin kabulü insanların eskiye dair tüm gelişim hikayesine dayananan bir düşünce akımı oluşturdu ve arkeolojinin zenginleşmesini sağladı.

Lubbock, Prehistorik Zamanı’nda Thomsen ve Worsaae’in üç dönem sistemini dört dönem olarak genişletmiştir. Taş Devri ’ni eski ve yeni olarak ikiye bölmüştür. (Paleolitik ve Neolitik) 19. Yüzılın son çeyreğinde Fransa’da ve İspanya’da Paleolitik dönemle ilgili yapılmış olan keşifler dikkat çekmektedir. Geç Paleolitik Dönem (M.Ö. 30,000 – M.Ö. 10,000)’den olan bu keşifler, mağaradaki boyama ve heykel çalışmalarını kapsamaktadır. Marcellino de Sautuola’ nın, 1875-1880 yıllarında İspanya Altamira’da keşfettiği mağara boyamasından sonra çoğu uzman bu keşfin Paleolitik döneme ait olduğuna inandı. Ama sonra Les Eyzies tarafından 1900’lerde Fransa’daki benzer keşif en sürprizli ve heyecanlı keşiflerden biri oldu. 20. Yüzyıl içerisinde benzer keşifler birbirini takip etti. Bunların en ünlüsü 1940’da Fransa, Lascaux’daki keşiftir.

Lascaux’daki mağara resimleri bilinen en eski sanat eserleri arasında yer alır. Bu resimler 1940’ta, Orta Fransa’daki Montignac Köyü yakınlarında dört çocuğun yanlışlıkla bir mağaraya girmesi sonucunda keşfedilmiştir. İçeride 15.000 – 17.000 yıl öncesinden kalma yaklaşık 1500 hayvan resmiyle dolu bir dizi oda bulunmuştur.

19. yüzyılın son çeyreği boyunca, Gen. A.H. Pitt-Rivers’ın Cranborne Chase, Dorset’teki Prehistorik ve Roma alanlarıyla ilgili kazıları ve keşifleri modern arkeoloji biliminin teknik alanında gelişimine yön vermiştir. Daha sonra Sir Mortimer Wheeler ve Sir Cyril Fox tarafından İngiltere ve Wales’te de modern arkeoloji gelişip ilerlemeye devam etmiştir.

Kaynakça

• https://www.britannica.com/science/archaeology

Editör / YAZAR: Meltem Terzioğlu

Advertisement
1 Comment

1 Comment

  1. ayşe mutlu

    27/04/2019 at 6:57 pm

    Makaleler için teşekkürler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Tutankhamun’un Mezarına İngiliz Arkeologlarının Cevabı

Published

on

Hiç akla gelmeyecek bir yerde, bir bar ve bir süpermarket arasında kalan bir arazide gömülü inanılmaz bir mezar odası bulundu. Bulunan bu kraliyet mezarlığı İngiliz arkeologların Tutankamun ‘un mezarına verdiği cevap olarak nitelendiriliyor. Bu kazı mısır firavununun mezarı kadar ışıltılı ve dikkat çekici olmasa da, Anglosakson Dönemine ait en önemli keşifler arasında yerini aldı bile. Kazıda bulunan materyaller, o dönemin kültürü, insanları ve el işçiliğine ışık tutuyor. Mezar odası ilk olarak 2003 yılında İngiltere Essex ‘te yol çalışmaları sırasında keşfedildi. Yıllar süren titiz çalışmaların sonunda Londra Arkeoloji Müzesi (MOLA) arkeologları tarafından henüz yapılan açıklamada mezarın büyük ihtimalle MS 6. Yüzyıl’dan bir Anglosaksonların prensine ait olduğu açıklaması yapıldı. Mezar aynı zamanda bilinen en eski Hristiyan mezarı olma özelliği taşıyor.

Mezar odasının içinde içme kapları, kase, sürahi © MOLA

MOLA Araştırma Direktörü Sophie Jackson, “Kazı bu ülkenin gördüğü en önemli Anglosakson keşiflerinden biri.” Diyerek kazının önemini belirtiyor. Mezarın içinde bulunan paralarla yapılan karbon tarihlenmesi testleriyle mezarın MS. 575 ile 605 yılları arasında inşa edildiği bilgisine ulaşıldı.

mavi renkte kaplar © MOLA

Odada bulunan materyaller arasında altın bir kemer tokası, bir Bizans sürahisi, süslü bir içme boynuzu, dekoratif bir kase, mavi renkte kaplar ve altın haçlar dikkat çekiyor. Haçlar mezarın bir hristiyana ait olduğunu fikrini kesinlemekte fakat mezar odası gibi cenaze gelenekleri Hristiyanlık öncesi inanç ve gelenekleri yansıtmakta.

Bir diğer önemli bulgu da mezarın içine dağılan lir (antik arp benzeri bir Anglosakson enstrümanı) kalıntıları. Enstrüman çürümüş olmasına rağmen uzmanlar tarafından uygulanan tekniklerle lirin büyük ihtimalle Hindistan ya da Sri Lanka’ dan getirilmiş değerli taşlarla dekore edildiği tespit edidi.

lir kalıntıları. © MOLA

Yapılan incelemelerde araştırmacılar mezarın genç ve 1.73 boyunda bir erkeğe ait olduğunu saptadılar. Mezar odasında bulunan değerli eşyalar ve mezarın şaşaalı yapısı mezarın sahibinin bir aristokrat ya da kraliyet ailesi mensubu olduğu iddialarını destekliyor. Her ne kadar kimliğinin tespiti mümkün olmasa da, mezarın Kral Saebert’ in kardeşi Seaxa’ ya ait olduğu tahmin ediliyor.

Zorlu araştırmalar sonucunda, 6. yüzyılda yapılan mezar odasının rekonstrüksiyonu. © MOLA

Çevrede bulunan altın paralar arkeologların mezarı bulmasına yardımcı oldu. © MOLA

Editör / Yazar: Selin Ayça ÇELEBİ

Kaynak: https://www.iflscience.com/editors-blog/britains-answer-to-tutankhamuns-tomb-discovered-between-a-supermarket-and-a-pub/

Continue Reading

Arkeoloji

Bilim İnsanları, Kehribar İçine Sıkışmış Antik Deniz Canlıları Buldu

Published

on

Güneydoğu Asya’daki Myanmar’ da bulunan kehribar, görünüşe göre 100 milyon yıl önceki doğal dünyayı incelemek için inanılmaz derecede zengin bir kaynak haline geliyor. Geçen yıl, kurbağalar, salyangozlar, bir yılan, garip tüyler ve oldukça tuhaf böcekler ortaya çıktı. Bütün bunların ortak noktası ise karada yaşayan canlılar olması. Fakat şimdi paleontologlar küçük bir kretase dönemi kehribar parçası yığınında gerçekten garip bir şey keşfettiler: deniz canlıları, karada yaşayan canlılar ile yan yana. Dört deniz salyangozu ve okyanustan genç bir ammoniti. Yüksek ve düşük gelgit arasındaki bölgede yaşayan dört balık kenesi (ve mutemelen üç tane daha) de sahil kumu ile birlikte kehribarın içerisinde. Karasal canlı olarak kehribar, 22 akar, bir örümcek, 12 yetişkin böcek (sekiz sinek, iki ateşböceği, bir parazitik yaban arısı ve bir hamam böceği) ve bir kırkayak içeriyor. Ve hepsi bir yığın halinde 33-29-9.5 milimetrelik bir hacim içerisinde.

Araştırmacılar, “Kehribarda suda yaşayan organizmaları bulmak nadirdir ve kehribarda denizde yaşayan organizmalarını bulmak daha da nadirdir, ancak bu kehribar makroskobik deniz organizmalarıyla birlikte intertidal, karasal ve potansiyel olarak tatlı sudaki su organizmaları bulunduruyor.” yazdı. Kehribar kesinlikle gizemli. Paleontologlar, örneğin, kaç yaşında olduğunu çözemediler. Kehribarın bulunduğu volkanik kaya matrisindeki zirkonların uranyum-kurşun tarihini en fazla 98,8 milyon yıllık, ancak kehribarın üzerindeki kumtaşı tabakasının fosilleşmiş bir amonit içerdiği ve 113 milyon yıldır orada olduğu düşünülüyor. Kehribarın, toplandığı yataktan daha yaşlı olması mümkün. Bu yüzden 113 milyon yıldan daha eski olabilir. Bu, şu anda çözülemeyen bir sorun.

Neyse ki, nasıl aynı kehribar parçası içerisinde böylesine çeşitli canlıların olduğu, tahmin etmesi biraz daha kolay bir konu. İşte ipucu : Ammonit ve deniz gastropodlarının kabukları hafifçe aşınmış, önemli miktarda bir ammonit kabuğu kaybolmuş ve açıklığı kumla tıkanmış; Ayrıca ammonite veya salyangoza ait yumuşak doku belirtileri de yok. Reçine suya batırıldığında düzgün şekilde katılaşmaz. Bu nedenle suya bir damla düşmesi ve deniz hayvanlarını topladıktan sonra kehribara dönüşmesi pek mümkün değil. Paleontologlar, burada gördüğümüz deniz canlılarının çoktan öldüklerini, kabuklarının gelgitlerle taşındıklarını ve kumsala vurdukları sonucuna vardılar .

Orada da bir ağaç reçinesi bloğunda yakalandılar. “Reçine içindeki makroskopik deniz makrofosillerinin varlığı reçine ormanının bir sahile yakın bir yerde olduğunu, muhtemelen bir plajın yanında büyüdüğünü ve istisnai olaylara maruz kalabileceğini öne sürüyor ” yazdı araştırmacılar.“Kabuklar, istisnai derecede yüksek, belki de fırtına kaynaklı bir gelgit, hatta bir tsunami veya başka bir yüksek enerji olayı kaydedebilir.

Alternatif ve daha muhtemel olarak, reçine kıyı ağaçlarından sahile düşerek, karasal eklembacaklıları ve plaj kabuklarını topladı ve son derece yüksek enerjili plaj ortamından sağ çıkıp kehribar olarak kaldı.” Ve Myanmar’ daki bir kumtaşı yatağının altına gömülen kehribar bu şekilde milyonlarca yıl kaldı. Deniz hayvanları içeren diğer kehribar örnekleri bulunana kadar bu tür kalıntıların nasıl ortaya çıktığı hakkında daha fazla bilgi edinemeyebiliriz.

Editör / Yazar: Ramazan Fırat Şahin

Kaynak: https://www.sciencealert.com/cretaceous-sea-creatures-have-been-found-trapped-in-amber-alongside-insects

Continue Reading

Arkeoloji

Tutankhamun’un Karmaşık Ailesi ve Firavun Kız Kardeşi

Published

on

Tutankhamun’dan önce kadın bir firavunun bölgeye hükmettiği arkeologlarca bilinen bir gerçek. Hatta şu an Tutankhamun’un mezarı olan lahit aslen bu hükümdar için yapılmıştı. Bu firavunun adı bilinse de – Neferneferuaten Ankhkheperure – gerçek kimliği açığa çıkarılamamıştı. Yeni yapılan tartışmalı araştırmalara göre bu hükümdar Tutankhamun’un 2 ablasından biri. Muhtemelen Tutankhamun’ un babası Kral Akhenaten hayata veda ettikten sonra sonra küçük ablası Neferneferuaten 12 yaşında ilk kadın firavun olarak hükmetmeye başladı ve ablası Meritaten de ona eşlik etti. Ama Meriaten’ in eşlikçi pozisyonu uzun sürmedi. Kardeşinden 1 yıl sonra kendini de firavun ilan ettiğini ifade ediyor Quebec Üniversitesi profesörü Angenot, geleneksel anlayış olan kraliçe ve firavun hükümdarlığının yerine 2 firavun olarak hükmettiler. Angenot ’un iddiaları Mısır bilimciler tarafından kabul edilmedi. Genel görüş bahsi geçen eşlikçi kraliçenin Tutankhmun’un üvey annesi Nefertiti olduğu yönünde.

Tutankhmun’un Karmaşık Ailesi

İngiliz arkeolog Howard Carter Tutankhamun’ un mezarını keşfettiğinden beri Tutankhamun’un ailesi oldukça ilgi çekiyor. Tutankhamun’un aile ilişkileri oldukça karmaşıkt. Babası Firavun Akhenaten, antik Mısır tanrısı, güneş diski olarak bilinen Aten’e tapınıyordu. Veba Mısır’ı vurduğunda Akhenaten hükümdarlığının 17. yılındaydı. Profesör Angenot’a göre o dönemde Firavun’un 3 kızı vebadan hayatını kaybetmişti. Live Science’a yaptığı açıklamada ‘vefat eden 3 çocuğunun ardından hayatta kalan 4 çocuğunu hükmetmek için hazırlamaya başladığına inanıyorum.’ dedi. Böylece Akhenaten en büyük kızı Meritaten’le evlendi ve diğer kızı Ankhesenpaaten’ i Tutankhamun’ la evlendirdi.

Böylece Tutankhamun kral olduğunda kızı da kraliçe olarak ona eşlik edecekti. (Mısır’da kraliyet arasında aile içi evlilikler normal görülüyordu.) Çocuklarını taker taker kaybederken en küçük çocuğu Neferneferuaten 7 yaşındaydı. Çok küçük olduğu için iyi bir kraliçe olamazdı. Çocuk sahibi olamayacağı için soyu devam ettiremezdi, yalnızca firavun kanı taşıyordu. Bu noktada Akhenaten onu kraliçe değil kral ilan etmeye karar verdi ve firavun ilan etti. Eğer bu teori doğruysa Akhenaten yaşamını yitirmesinin hemen ardından Tutankhamun tahta geçmek için fazla küçükken Mısır’a hükmeden gizemli kadın firavun Neferneferuaten Tasherit’ti.

Gizemli Kraliçe

Akhenaten’in yaşamını yitirmesinden sonra bir kraliçenin hükmettiği 50 yıldır biliniyor. Tutankhamun’un mezarına yapılan incelemeler mezarın aslında bir kadın için yapıldığını ve üzerinde isim kalıntıları olduğu görüldü. Çoğu Mısır bilimci bunun ismini değiştiren Nefertiti olduğunu, bazılarıysa babasıyla evlenen Meritaten olduğunu düşünüyor. Angenot’sa en mantıklı olanın doğum ismini kullanan Neferneferuaten’in hükmetmiş olması olduğunu düşünüyor. Bu yalnızca bir tahmin değil. Kraliyet isimleri genellikle doğum isimlerini de kapsar. ‘Bu yüzden bu gizemli kadının Nefertiti ya da Meritaten olamayacağını düşünüyorum çünkü ikisinin de isimleri Neferneferuaten değil. Kraliyet ismi ve doğum ismi uyuşan tek aday Neferneferuaten. Tek problem en küçük çocuk olduğu için tahta oturma şansının düşük olması.’ diyor Angenot.

Angenot, Neferneferuaten’in tahta oturmuş olduğuna dair kanıtlara sahip. Bir sanat tarihçisi olarak, daha önceden bulunan ve Akhenaten’in ya da Nefertiti’nin olduğu düşünülen heykel ve kafa tasının genç Prenses Neferneferuaten’e ait olduğunu iddia ediyor. Dahası göstergebilimsel analizler başla yapılan bir jestin Akhenaten ve Meritaten’in çocuklarının çizmlerinde ve 2 kraliyet üyesinin tamamlanmamış ikonlarında görüldüğünü kanıtladı ki bu Neferneferuaten firavun olarak hükmetmeye başlamasının ardından ablası Meritaten’in ona eşlik ettiğinin göstergesi.
Tutankhamun’dan sonra gelen hükümdar iki kadının hükümranlığını onaylamadığı için döneme ait ikonların yok edilmesini emretmiş ve bu yüzden o dönem hakkında çokk fazla bilgimiz yok.
Neferneferuaten ve Meritaten aynı kraliyet ismini paylaşmış olabilir. Üstelik Mısır’ ın kadınlar tarafından yönetilmesi görülmemiş bir şey değildi. Daha önce Hatshepsut ve Sobekneferu tarafından da yönetilmişti.

Ya Sonra?

Angenot araştırmasını 20 dakikalık bir sunum olarak sundu ve şu an kağıda döküyor. Çoğu Mısır bilimci daha fazla bilgi edinebilmek için araştırmanın yayınlanmasını bekliyor.  ‘Ahmose and Tetisheri Project’in yönetmeni Mısır bilimci Stephen Harvey, Angenot’un iyi bir araştırma yaptığını ve kimin olduğu belli olmayan heykeller için iyi bir dayanak oluşturduğunu ve fikirlerini nasıl sunduğunu görmeyi sabırsızlıkla beklediğini söyledi. Tamamen karşıt fikirlere sahip olanlar da yok değil bir başka Mısır bilimci Aidan Dodson bu teorinin ilginç olmasına rağmen inanılabilir olmadığını ifade etti. Dodson bir jestin 18. Hanedanın bir prensesiyle bağdaşlaştırılmasının olanaksız olduğunu belirtiyor ve bahsi geçen kadın firavunun Nefertiti olduğuna dair bir kitap yazıyor.

Dahası tamamlanmamış abidelerde 3 hanedan üyesinin ismi için daha isim kabartması var. Bunlardan 2’s, krala ve biri de kraliçeye ait olabilir. Dodson, Angenot’un kendisine ‘2 kadın firavun aynı ismi kullandığı için bu isimler birleştirilip Neferneferuaten Ankhkheperure Meritaten şeklinde işlenmiş olabilir.’ dediğini iddia ediyor ama daha sonraları bu yöntemi destekleyen hiçbir uygulama olmadığı için bunun yanlış olduğunu savunuyor. ‘Ek olarak Neferneferuaten, önceleri Nefertiti’ nin isminin bir parçasıydı yani eşi hayatını kaybettikten sonra bu ismi firavun ismi olarak kullaması çok da şaşırtıcı olmazdı.’ diyor Dodson. Mısır Bilimci Harvey Angenot’ un çalışması yayınlandığında değerlendirilmesinin daha kolay olacağını ve konu hakkındaki detayları öğrenip iyi bir değerlendirme yapmayı istediğini belirtti.

Editör / Yazar: Şeyma SÜRÜCÜ

Kaynak: https://www.livescience.com/65433-king-tut-sisters-pharaoh.html

Continue Reading

Öne Çıkanlar