fbpx
Bizi Takip Edin

Arkeoloji

Sibirya’da Keşfedilen Gizemli Heykeller Piramitler Kadar Eski

Yayınlandı

üzerinde

Son buzul çağının sonunda, mamutlar henüz hayattayken, mağara aslanları etrafta dolaşırken, Sibirya’dan bir grup insan bir ağacı keserek onu insan formuna sokmayı başardı. Bu heykelin ne için yapıldığı hala gizemini koruyor. Ancak yeni yapılan araştırmalar ahşap heykelin Giza’da bulunan Büyük Piramitler kadar eski olduğunu ortaya çıkardı. Heykelle ilgili yayınlanan çalışmada bu ürkütücü heykelin ne kadar eski olduğunun ortaya konmasının yanında, heykelin ne için kullanıldığına dair bir anlayış öneriyor. Heykel ilk defa 1894 senesinde ortaya çıktı. Heykel Shigir bataklığında 4 metre turba altına gömülmüş şekilde bulundu. Bu nedenle heykele Shigir İdolü ismi verildi.

Farklı parçalar şeklinde ortaya çıkarılan heykel 1914 senesinde bir araya getirildi. Heykelin tüm parçalarının birleştirilmesi halinde 5,3 metre boyunda olacağı anlaşıldı. Keşfedilmesinden yüz yıl sonra teknolojideki ilerlemeler neticesinde bu inanılmaz sanat eserinin iki bölümünün bulunduğu ve yaklaşık olarak 9 bin 800 yalında olduğu anlaşıldı. Bu oldukça sıradışı bir buluştu ve birçok akademisyen tarafından bu durumun ahşap bir nesne için imkansız olduğu vurgulandı. Modern teknikler kullanılarak yeniden incelenen heykelin 11 bin 600 yıl önce tek bir karaçam odunu kütlesinden yapıldığı ortaya çıktı. Bu testler heykelin Mısır piramitlerinin iki katı yaşında olduğunu ve sağlam bir şekilde günümüze ulaşmış en eski ahşap sanat eseri olduğunu ortaya koydu. Bu açıkça inanılmaz bir keşif. Ancak Buzul Çağı’ndan çıkan erken dönem insanları için anıtsal bir sanat eseri yapılmasının daha geniş bir etkisi bulunuyor. Asıl ilginci ise Shigirİdolü’nün yapılma tarzı ve imgelerinin Türkiye’deki Göbekli Tepe’de ortaya çıkan diğer Buzul Çağı eserlerine inanılmaz derecede benziyor olması. Göbekli Tepe’deki eserlerinden Shigir İdolü ayıran ise hazırlandığı malzemedir.
Kaynak: http://www.iflscience.com/editors-blog/mysterious-humanlike-statue-found-in-siberia-is-twice-as-old-as-the-pyramids/

Reklam Alanı
Yorum için tıklayın

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkeoloji

Kayseri’de bir çobanın ihbarıyla bulunan 7,5 milyon yıllık fosiller özel yöntemle taşındı

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Kayseri’de bulunan yaklaşık 7,5 milyon yıl öncesine ait filin alt çene ve kalça kemiği fosilleri, “alçı ceket” olarak tanımlanan özel yöntemle bilim merkezine taşındı. Kocasinan ilçesindeki Yamula Barajı civarında yaşayan keçi çobanı Murat Adıyaman’ın geçen yıl keçilerini otlattığı sırada arazide bulduğu devasa boyutlardaki kemikleri yetkililere bildirmesiyle ilk kez gün yüzüne çıkarılan ve geçen hafta yenileri bulunan fosiller, laboratuvar incelemeleri için Kayseri Bilim Merkezi’ne nakledildi.

Kayseri Büyükşehir Belediyesinin destekleriyle paleontoloji (fosil bilimi) ekibinin, bilimsel danışmanlar Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cesur Pehlevan ve Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okşan Başoğlu’nun önderliğinde gerçekleştirilen kazılarda bulunan file ait alt çene ve kalça kemiği (pelvis) fosilleri, “alçı ceket” yöntemi ile kaplanarak taşınması gerçekleştirildi. “Alçı ceket” yönteminde, bütünlüğü bozulmaması ve zarar görmemesi için üzeri tuvalet kağıdıyla yalıtılan sonra alçılı bezle kaplanan fosiller, metal desteklerle korunaklı hale getirilip, güvenli şekilde nakledilebiliyor. Prof. Dr. Pehlevan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, fosillerin zarar görmemesi için gerekli tüm tedbirleri aldıklarını söyledi. Bölgede zengin bir fosil varlığı ile karşılaştıklarını belirten Pehlevan, “Bu bölge yaklaşık 7 ila 7,5 milyon yıllarına karşılık gelen bir döneme ait. Bu dönemde Anadolu coğrafik olarak bugün soyları tükenmiş olan birçok canlıya ev sahipliği yapmıştır. Daha çok savana ekosistemine uyum sağlamış, günümüz Afrika savana memeli hayvanlarına benzer birçok canlı Anadolu’da ve dolayısıyla bu bölgede yaşamıştır.” diye konuştu.

Gergedanlar, filler, 3 toynaklı atlar var
Pehlevan, anatomik ve morfolojik olarak çok ilginç canlıların fosillerini tespit ettiklerini dile getirerek, şunları kaydetti: “Bu alan günümüzde yaşamayan birçok türün fosillerini barındırmaktadır. Özellikle şu ana kadar tespit ettiğimiz filler ve dönemin çok karakteristik üç toynaklı atları, Bovid dediğimiz boş boynuzlugiller (öküzgiller) ve bunlara ek olarak gergedanlara ait fosil buluntular elde ettik. Bu bölgede megafona dediğimiz fillerin, gergedanların da daha fazla karşımıza çıktığını görüyoruz. Yaklaşık 15 günlük bir çalışma yaptık. Kayseri Büyükşehir Belediyesinin destekleriyle ve Kültür ve Turizm Bakanlığının izinleri ile bu bölgede çalışmalara başladık.” Pehlevan, çalışmalarda enteresan buluntulara ulaştıklarını da vurgulayarak, şöyle devam etti: “Bir file ait alt çene buluntusuna ulaştık. Günümüzde yaşamayan bir file ait bir alt çene, defans dişlerinin anatomik yapısı klasik Afrika fillerine benzemeyen, yassı, öne doğru eğilerek sonlanan kavisli bir fil alt çenesi.

Şimdilik, bu sağlamlıkta korunmuş olan Anadolu’dan elde edilmiş böyle bir örnek yok. Yine bir file ait olduğunu düşündüğümüz pelvis iskeletimiz mevcut. Bugün onların nakliyelerine başladık. Çok meşakkatli bir süreç. Doğa bunları uzunca süre koruyor. Bu nedenle çok dikkatli olmalı ve görmüş olduğunuz tetkikleri doğru bir biçimde uygulamalıyız.” Bu nedenle çok dikkatli ve titiz bir şekilde file ait alt çene ve kalça kemiği fosillerini naklettiklerini anlatan Pehlevan, “Bundan sonraki aşama laboratuvar aşamasıdır. Laboratuvar aşaması bittikten sonra fosillerin tanımlaması, detaylı araştırılması, incelenmesi ve yayın aşaması süreçleri izleyecek.” dedi.

“Taşımada özel bir teknik uyguladık”
Fosilleri, taşıma aşamasında özel bir yöntemle koruduklarını vurgulayan Pehlevan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fosilleri ‘alçı ceket’ ile koruduk. Fosilin bütünlüğü bozulmasın diye kenarlarına metal destekler sağladık. Bugün taşımış olduğumuz yaklaşık 2,5 metre uzunluğundaki fosilin, şimdiye kadar bizim bildiğimiz bu tamlık ve bu korunma durumuyla elde edilmiş başka bir örneği yok, özellikle Anadolu’dan. Özel bir teknik uyguladık. Fosilin güçlendirilmesi ve alçı cekete alınması, kenarlarının metalle desteklenerek nakledilmesi. Tabii ki hızlı hareket etmek zorundayız çünkü bunun hem ekonomik hem iş gücü boyutu var. Bunlar çok önemli. Bir de doğa koşulları çok önemli. Meraklı insanlar da var. Gelip zarar verebilirler, tahrip edebilirler diye en kısa sürede harekete çektik. Artık emin ellerde diyebiliriz.” Pehlevan, Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Çelik, ÇEKÜL Vakfı Kayseri Temsilcisi Prof. Dr. Osman Özsoy ve Nevşehir Hacıbektaş Veli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mazhar Bağlı’ya desteklerinden dolayı teşekkür etti. Kaynak: (AA)

Devamını Oku

Arkeoloji

Türk Gölü’nde Gizli Antik Kilise: Altında Bir Pagan Tapınağı Yatıyor Olabilir

Yayınlandı

üzerinde

Mustafa Şahin, İznik Gölü’nün dalgaları altında batık antik kilisenin fotoğraflarını ilk gördüğünde, gördüklerine inanamadı. Bursa Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Başkanı, birkaç yıldır gölün kıyılarını araştırıyordu ancak yerel hükümet yöneticileri kendisine 2014 yılında yukarıdan çekilen fotoğrafları gösterene kadar gölün, aradığı antik kalıntıları örttüğünü farketmemişti. Şahin, “Gölün görüntülerini ilk gördüğümde, bir kilise yapısını görmek beni çok şaşırttı. İznik’te 2006 dan beri araştırma yapıyorum ama böyle muhteşem bir yapıya rastlamadım.”diye açıklamada bulundu. Yıkık antik kilise, yaklaşık 10 feet (3 metre) suyun altında, İznik gölü kıyısından yaklaşık 160 feet (50 metre), Türkiye’nin batı ucuna yakın ve İstanbul’dan yaklaşık 2 saat uzaklıkta bulunuyor. Arkeologlar, bazilika olarak bilinen Roma tarzı kilisenin, İznik’in Nicea olarak bilindiği ve İstanbul’un Roma İmparatorluğu’nun doğusundaki Konstantinopolis olduğu MS 390 civarındaki gölün kıyısında inşa edildiği düşünülmektedir. Arkeologlar şimdi bu kilisenin, altında bir hazineyi saklayabileceğini düşünüyor: Bir Pagan Tapınağı. MS 740’da yaşanan bir deprem, göl yüzeyinin altına gömülen kilise kalıntılarını 1600 yıl sonra yeniden keşfedilene kadar batırdı ve unutuldu. Bu zenginliklerden herhangi birisinin tarihi kaybolmadan önce, Şahin ve yerel yönetim lideri Alinur Aktaş, Türkiye’nin ilk sualtı arkeoloji müzesi olarak kurulacağını ilan etti.
Sualtı Arkeolojisi
Şahin ve İznik Arkeoloji Müzesi çalışanları 2015 yılından bu yana batık bazilikanın sualtı kazılarını gerçekleştirdiler. Bölgenin sıcak iklimli olması, gölün alglerle dolu olduğu anlamına geliyor bu yüzden kazı dalışı sırasında görünürlüğü birkaç inç azaltabiliyor. Arkeologlar, sualtı kazılarından toprağı taşımak için özel bir vakum teçhizatı kullanırlar. Şahin, en önemli buluntuların, bazilikanın ana duvarının altında, insanın kullandığı yükseltilmiş bir platforma atıfta bulunarak, bema duvarı olarak bilinen birkaç insan mezarının yer aldığını söyledi. Şahin; Bu mezarlarda bulunan çok sayıda sikke, Roma İmparatoru Valens (MS 364 ile 378 arası hükümdarı) ile II. 375’ten 392’ye kadar hüküm süren II. Valentin’in hükümdarlığında, bazilikanın MS 390’dan sonra inşa edildiğini belirtti. Şahin, bazilikanın, MS 303’te İmparator Diocletian döneminde, Romalılar tarafından Nicea’da öldürülen Aziz Neophytos’a adanmış olduğuna inanıyor. On yıl sonra, MS 313’te, İmparator Konstantin Büyük Roma İmparatorluğu boyunca Hıristiyanlık için dini hoşgörü kurarak Milano Fermanı yayınladı ve Aziz Neophytos bir şehit olarak kutlandı.
Konstantin, Pagan Roma İmparatorluğu boyunca, desteklediği dinin temel inançlarını belirlemek için orada ilk kilise konseyi topladığında, MS 325’te, Nicea kenti Hıristiyan dünyasında tanınmıştır.
Tapınak Gizemi
İznik Gölü’ndeki batık kalıntılar, Hıristiyanlıktan bile daha yaşlı olabilir. Şahin, bazilikanın, putperest bir tapınağın tepesinde, erken Hıristiyanlık döneminde İsa ile ilişkilendirilen bir Yunan ve Roma güneş tanrısı olan Apollo’ya yaptırılmış olabileceğini söyledi. Roma İmparatorluğu’nu MS 180’den 192’ye kadar yöneten imparator Commodus, şehir surlarının dışında Nicea’daApollo’ya bir tapınak inşa etti. Şahin, kilisede bulunan eski bir lamba ve eski bir lamba parçasının daha önce yapılmış bir yapıya işaret olduğunu söyledi. “Bu tapınak bazilikanın altında kalmış olabilir mi?”

Şahin, sualtı müzesinin planlarının onaylanması halinde inşaatın bu yıl başlayabileceğini ve 2019 yılında ziyaretçilere açık olacağını söyledi.
Müze binaları, kıyıdan görülebilecek kalıntı ve batık alanın üzerinde, gölün yüzeyinde bir yürüyüş yolu sağlayan 20 metre yüksekliğindeki bir kuleden oluşuyordu.
Şahin, müze ayrıca bir dalış kulübünü de kapsayacak bu yüzden batık kalıntı ve antik kilise ziyaretçileri dua edebilecek ve batık bir bazilikanın içinde cam duvarlı odayı keşfe çıkabileceğini belirtti.
Kaynak: https://www.livescience.com/63498-ancient-church-hidden-in-turkey-lake.html
Editör / Yazar: Gizem Şahin

Devamını Oku

Arkeoloji

Kadınlar 8 bin yıl önce de zanaatkarmış

Yayınlandı

üzerinde

Yazan

Eskişehir’de 8 bin yıllık geçmişe sahip Kanlıtaş Höyüğü’nde geçen yıl bulunan iskelette yapılan incelemede kadınların atölyelerde ve tarım alanlarında çalıştığı tespit edildi. Eskişehir’in İnönü ilçesi yakınlarındaki, M.Ö 6 bin yılına ait Kanlıtaş Höyüğü’nde geçen sene gün yüzüne çıkartılan 8 bin yıllık kadın iskeleti üzerinde yapılan çalışma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. İç Batı Anadolu’nun en eski yerleşimi Kanlıtaş Höyüğü’ndeki kazılar, 2013 yılından beri Anadolu Üniversitesince (AÜ) sürdürülüyor. Kazı grubu başkanı ve AÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ali Umut Türkcan ve ekibi tarafından gerçekleştirilen, geçen seneki kazılarda bir iskelet bulundu. Doç. Dr. Türkcan ile AÜ Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü Fiziki Antropoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Handan Üstündağ’ın iskelet üzerinde yaptığı ortak çalışmalarda dönemin kadınları hakkında önemli bilgilere ulaşıldı. İskeletteki kol kaslarının yapışma yerlerinin belirginliğinin, dönemin kadınlarının yoğun tarımsal faaliyetlere, tahıl işlemeye ve bölgedeki çeşitli atölyelerdeki üretime katıldığının göstergesi olduğu sonucuna varıldı. İskeletin dişlerindeki çürüklerin ve diş taşlarının karbonhidrat tüketimi sonucu olduğu tespit edildi.

“İç Batı Anadolu’nun en eski insan kalıntısı”
Kazı başkanı Türkcan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçen yılki kazılarda buldukları iskelet üzerinde Doç. Dr. Handan Üstündağ ile çalışma gerçekleştirdiklerini kaydetti. Kanlıtaş Höyüğü’nün İç Batı Anadolu’nun en eski yerleşkesi olduğunu anımsatan Türkcan, “İskeletin çıktığı alanda yerleşme, Erken Kalkolitik Dönemi’ne tarihlendiği için İç Batı Anadolu’nun en eski insan kalıntısıdır. Söz konusu bireyin beslenmesi, hastalıkları, maruz kaldığı dış etkenleri yakalama şansına sahip olduk. Doç. Dr. Handan Üstündağ ile iskelet üzerine yaptığımız çalışma çarpıcı bulgular verdi. 8 bin yıllık bir kadın iskeleti olduğunu belirledik.” diye konuştu. Türkcan, Kanlıtaş Höyüğü’ndeki kazılarda çıkan el alet çeşitliliğinin söz konusu bölgede atölyelerin bulunduğunun göstergesi olduğunu dile getirerek, “Dönemin bölge halkı çeşitli zanaatlar üzerine uzmanlaşmış.” dedi. Bölgede tarımsal faaliyetlerin olduğunu botanik uzmanlarıyla yaptıkları çalışmayla belirlediklerinin altını çizen Türkcan, şöyle devam etti: “Tohum kalıntılarının belli alanlarda yoğunlaştığını gördük. Buğdayın bütün çeşitleri, arpa, yulaf ve hemen hemen bütün tahılgillerin Kanlıtaş Höyüğü’nde ekilip, biçilerek depolandığını görmüştük. Handan Üstündağ ile iskelet üzerinde yaptığımız çalışmayla dişlerdeki çürükler, ciddi anlamda karbonhidratlı beslenme olduğunu gösterdi. Bu çok önemli bir buluştu. Kadın iskeletinin kol kemikleri, rutin bir şekilde belli ağır işleri yoğun şekilde yaptıklarını, dönemin kadınının tahıl öğütme, boya üretimi ve mermer bilezik yapma gibi zanaatkar işlerin içinde olduğunu gösterdi.” Türkcan, mezarın dolgusunda bulunan toprağın elenmesinin ardından çok sayıda tohum çeşidinin belirlendiğine değinerek, bunun yaklaşık 50 çeşit tahıla ait tohumların mezara bilinçli bırakıldığının göstergesi olduğunu vurguladı.

“Karbonhidratla beslendiği açıkça görülüyor”
Doç. Dr. Handan Üstündağ ise çıkartıldıktan sonra AÜ’deki laboratuvara getirilen iskeleti detaylı şekilde incelediklerini bildirdi. İskeletin bütün parçalarını gözden geçirdiklerini ifade eden Üstündağ, şunları söyledi: “Ufak ve narin bir kadına ait iskeletin 30’lu yaşların başında olduğunu belirledik. İskeletin dişlerinde çürükler dikkatimizi çekti. Çünkü dönemin beslenme şekliyle ilgili önemli bir göstergedir. İskeletin 8 dişinde büyük çürükler tespit ettik. Üç dişinin yaşam sırasında çürüğe bağlı olarak kaybedildiğini gözlemledik. 11 dişte çürük olması bize dönemin insanlarının karbonhidratla beslendiğini açıkça gösteriyor. Diş taşlarını gördük. Dişlerde orta düzeyde bir aşınma tespit ettik. Kol kaslarının yapıştığı yerler dikkati çekiciydi. Kol kaslarının yapışma yerleri çok belirgindi. Kollarını sürekli kullandığı, sürekli ve tekrarlayan ağır birtakım aktiviteler içinde olduğunun en büyük göstergesidir. Kazı başkanı Ali Umut Türkcan ile yaptığımız görüşmede Kanlıtaş Höyüğü’nün yoğun mermer bilezik üretim yeri olduğunu söyledi. Tarımsal faaliyetler, buğday işleme ve yoğun şekilde mermer bilezik üretimi sonucu böyle bir gelişme olduğunu düşünüyoruz. Kaslarındaki yoğun kullanım izleri sebebiyle 8 bin yıl önceki kadının çalıştığını söylemek mümkün.” Üstündağ, kazıda bulunacak farklı iskeletlerle bir karşılaştırma yaparak, dönemin insanlarının yaşantılarına ışık tutabileceklerini sözlerine ekledi. Kaynak: (AA)

Devamını Oku

Öne Çıkanlar